28 Ocak 2014 Salı

Daha Az TV, Daha Fazla Aile Yemeği, Daha Mutlu Çocuklar…


Teknolojiye hep kuşkulu baktım, çok çabuk alışamadım. Nitekim cep telefonu geç edindim, akıllı telefonlara geç transfer oldum. Şimdi hayatım yazarak, çizerek, sosyal medya ile haşır neşir olarak geçse de hala herşeyin kontrollü olmasından yanayım.

Oysa bu aygıtların birinden kaçsanız bir diğerine yakalandığınız günümüzde bu kontrol çok zor. TV olmasa bilgisayar, bilgisayar olmasa laptop, laptop olmasa ipad, ipad olmasa iphone, iphone olmasa ipod var. Kurtuluş yok. Yetişkin insanlar içinde bu durum sakıncalı ancak çocuklar ileri derecede korunmasız. Ha bir de geleceğin teknoloji üzerine kurulduğunu düşünürsek çocukları bu aygıtlarla kaynaştırmak gerekliliği de kaçınılmaz. Ama maalesef orta yolu bulmak hiç kolay değil.

Bizim çocukluğumuzda günün belirli bir saatinden sonra başlayan TV programları ve çok kısa bir süre izleyebileceğimiz Tom ve Jerry türünde çizgi filmleri vardı sadece. Dolayısıyla ailelerimizin hiçbir zaman çok TV seyrettiğimizden endişe duymalarına gerek yoktu; olsa olsa çok sokakta oynamamızdan endişe edebilirlerdi. Oysa şimdi ben kızımın bizimle sohbet ederek geçirdiği veya oyuncaklarıyla oynadığı zamanlara çok değer veriyorum. Çünkü o anlar ailesiyle kaliteli zaman geçirdiği veya kendi hayal gücü ve yaratıcılığını değerlendirdiği zamanlar oluyor.

Bu konuda "The Times" dergisinde yer alan İngiltere’de yapılmış bir araştırmaya denk gelmiştim yaz aylarında. Bu araştırmaya göre ailece yemek yemeğe daha fazla zaman ayıran ve çocuklarını günde 2 saatten daha az televizyon seyretmeleri konusunda kısıtlayan ebeveynlerin çocukları daha mutlu oluyormuş. TV konusundaki kısıtlamanın sağlığa etkisi çok net ama mutlulukla da doğrudan bağlantısının olması oldukça ilginç.

İngiliz Kamu Sağlığı bölümü tarafından yapılan bir açıklamaya göre İngiltere’deki çocuklar yetersiz egzersiz, zayıf beslenme ve fazla TV seyretme sonucunda gittikçe daha çok endişeli ve mutsuz bir hale geliyorlar. Söz konusu devlet organizasyonunda Sağlık ve İyilik bölümünde direktör olan Kevin Fenton, davranış ve kişinin iyiliği üzerine etkisi arasında sürekli bir ilişki olduğunu belirtiyor.

Professor Fenton,“fiziksel aktivite daha gelişmiş konsantrasyon, sınıf arkadaşlarına nazik olmak gibi daha olumlu sosyal davranışlar ve daha fazla kendine saygı ile birlikte ilerliyor” diyerek fiziki problemlerin yanısıra beyinsel ve sosyal problemler arasında da kesin bir ilişki olduğunu belirtiyor. Profesor Fenton’a göre “Ekran önünde daha fazla zaman geçiren çocuklar sosyal ve duygusal sorunlar ve kendine saygısızlığa daha açık oluyorlar.”

Bu doğrultuda uzun saatler TV seyretmek veya bilgisayar oyunları “azalan sosyal kabul edilmişlik duygusu ve artan yalnızlık, idare sorunları ve saldırganlığı beraberinde getiriyor.” diyen Professor Fenton ebeveynlerin çocuklarını ekran önünde geçirdikleri uzun saatleri egzersiz ve aile sohbetleri ile değiştirme konusunda cesaretlendirmeleri gerektiğini belirtiyor.  
 
Şehir yaşantısında ve hızlı iş temposunda yorulan anne-baba ve çocukların evde geçirdiği zamanlar çok değerli. Maalesef o zamanlarda da pek çok kişi kendilerini ve çocuklarını, hayatlarını işgal altına alan teknolojik aygıtlara kaptırıyor. Oysa görülüyor ki mutlu çocuklar için o aygıtlarla geçirilen zamanın ebeveynler tarafından kontrol altında tutulması gerekiyor. Zaten bu kısıtlama olduğu zaman çocuklar boş kaldıkları için doğal olarak daha çok oyun ve sohbet için ortam yaratılıyor. Bu da Profesor Fenton’un araştırmasına göre mutlu çocukluğa giden yollardan biri.

Yoğun koşturmalı şehir yaşantısından eve gelindiğinde çocuğu spor amaçlı evden çıkarmak çoğu zaman hem çocuk hem de anne baba için çok yorucu, hele bir de çocukta hiç istek yoksa. Ama hep beraber aile yemeği yemek hiç de zor değil.  Anne babanın uzun saatler çalıştığı ev düzeninde bunun da çok kolay olmadığını biliyorum ama bence hiçbir çalışma temposu günde bir kere bile olsa birlikte oturulan yemek sofrasına engel olmamalı. Eğer engel oluyorsa işte o düzende birşeyler değişmeli. 

Kaynak                                                                                




19 Ocak 2014 Pazar

İngiltere'deki Okullarda Din Eğitimi




Din konusu hassas bir konu. Son dönemde ülkemde fazlaca tartışılıyor: kimin ne kadar inançlı olduğu, neye nasıl ne şekilde inandığı, yaşam biçimleri. Kimisi siyasi görüşünden dolayı inkara yöneliyor inancını, kimisi ise hiç inanmadığı halde yine siyasi nedenlerle herkesten daha dinci oluveriyor bir günde. Kavramlar, düşünceler, kişilikler karmaşası ortalık. Böyle bir dönemde en kötüsü çocuklara oluyor bence çünkü yapısal pek çok değişiklikle birlikte eğitim sistemi de büyüklerin hop oturup hop kalkıp aldıkları kararlarla çeşit çeşit şekillere bürünüyor.

İnanç esas evrende, inanmadan, gönlünü koymadan amaca ulaşmak, başarmak mümkün değil. Ama bu inancın hangi formda, ne şekilde olacağını tanımlamak ve insanlara o tanımı zorla kabul ettirmek  devlete düşmez bana göre. Herkes gönlünce yaşamalı inancını veya inançsızlığını ve devletin görevi bu düzenin devamını sağlamak olmalı.


Londra’da bunca din ve dil çeşitliği içinde, kendimizi yaşam görüşü bizim gibi olan bir topluluk içinde bulduk. Etrafımızdaki pek çok ailenin dini görüşü liberal, yani çoğu kiliseye gitmeyen, Noel ve Paskalya’yı dini olmaktan çok kültürel bir şenlik gibi kutlayan insanlar. Biz de böyle bir kitle içinde yaşadığımız için kızımızın yuva ve okul seçimini din konusunda hiç kaygılanmadan eğitim kalitesini dikkate alarak yaptık.
Ev içinde bir din sembolü görmeyen, herhangi bir dinin gereklerini uygulamayan bir anne babanın çocuğu olarak yuva yaşına gelene kadar kızımız dinle tanışmadı. Türkiye’de olsaydık da böyle büyüyecekti elbette ama etrafında kilise yerine cami, Noel gösterisi yerine yılbaşı gösterisi, Paskalya kutlaması yerine bizim bayramlarımız olacak ve doğal olarak bizim kültürümüz ve içinde geliştiği dini değerler hakkında daha fazla bilgisi olacaktı.
Yuvayla birlikte Noel gösterileriye hayatına girmeye başladı ilk din sembolleri: İsa, Vaftizci Yahya, Bakire Meryem. Yuva döneminde bu durum endişelendirmedi beni, ancak okulla birlikte durum değişti.

Kızımızın okulu evimize yakın, herhangi bir din ile bağı olmayan, akademik olarak “olağanüstü” sayılan bir devlet okulu. Pek çok başka konuda okuldan memnun olsak da, okuldaki ilk yılında, dine fazlaca vurgu yapılması hoşumuza gitmedi. Önce yuvayla paralel bir şekilde İsa’nın çocukken oynadığı oyunlar, Noel kutlamaları gibi ürkütücü olmayan konulardan başlayan bu eğitimin, kızımın evde Hristiyanlık ve İsa hakkında bana daha çok soru sormasıyla, arttığını anladım. Bunun üzerine okula gidip öğretmeniyle konuşmaya karar verdim. Öğretmen din eğitiminin müfredat çerçevesinde genel dini bilgiler içerdiğini ve okulda bu kapsamda diğer dinler hakkında da bilgi verildiğini söyledi. Ayrıca veli olarak çocuğumuzu din eğitimi dışında bırakmak gibi bir hakkımızın olduğunu da dile getirdi. Ancak biz çocuğumuzun kendisini diğer arkadaşlarından farklı hissetmesini istemediğimiz için böyle bir talepte bulunmadık.
Eve gelip kızımla ona hissetirmeden yaptığım sohbetler sonucunda, Hinduluk ve Musevilik hakkında da bilgisi olduğunu öğrendim ama İslam hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Duyduğum rahatsızlık, çocuğuma Hristiyanlık hakkında çok bilgi verilmesi ya da İslam hakkında hiçbir bilgi verilmemesinden değil, dini anlamda liberal olduğunu düşündüğüm bir ülke ve ortamda eğitim sisteminde beklediğimi bulamamaktan kaynaklanıyordu. Bunun üzerine İngiltere’deki okullardaki dini eğitim müfredatı konusunda bir araştırma yaptım. Ve gördüm ki okullarda din eğitimi ülkedeki ana din çerçevesinde yapılıyor. Diğer dinler hakkında da bilgi verilebiliyor ancak hangi dinler hakkında ne kadar bilgi verileceğinin belirlenme kararı yerel yönetimler ve okulların kendi inisiyatifinde.

2011 nüfus sayımı rakamlarına bakıldığında Birleşik Krallık’da nüfusun % 59.5’i Hristiyan, % 25.7’i dinsiz, %7.2’si belirsiz, % 4.4’ü Müslüman ve diğer dinler %3.3’ü (% 1.3’ü Hindu, % 0.4’ü ise Musevilik) oluşturuyor.
Ülkede 2. din konumunda olan Müslümanlık hakkında kızımın okulunda hiç bahsedilmemesi bana o kadar ilginç geldi ki biraz daha araştırdığımda sınıfta dini eğitim verip vermeme kararının öğretmenlere bırakıldığını, dini eğitim verdiği veya vermediği için öğretmenin suçlanamayacağını ve dahası kızımın öğretmenin okuldaki o yıl için dini eğitim müfredat sorumlusu olduğunu öğrendim. İçinde bulunduğumuz sistem buydu ve bu sistemde bir sonraki sene öğretmen değişinceye kadar beklemekten ve daha tarafsız bakış açılı bir öğretmen dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.
Nitekim bir sonraki yıl daha liberal bir öğretmeni oldu. Daha az Hristiyanlık bilgisi vardı ama hala diğer dinler hakkında yeterli bilgi yok. Bu seneki öğretmeni de hiç din eğitimi vermiyor sanırım. Her sene başka bir senaryo anlayacağınız. Ama biz artık onun ilerleyen yaşı doğrultusunda ondan gelen sorularla ona farklı düşünceler ve inançları anlatıyoruz. Şu an durum istediğimiz gibi. Ama yine de kaygı verici çünkü hala tarafsız bir din bilgisi almayan kızımızın bir sonraki sene nasıl bir öğretmene denk geleceğini bilmiyoruz.
Bir tarafta ülkemde artan bir şekilde dinin hayatın her alanına girmesinden endişe duymak, öte taraftan birinci dünya ülkesi İngiltere’de İslam dinini de kapsayan tarafsız geniş vizyonlu bir eğitim beklemek ve bulamamak. Sorun aynı aslında ve arzu edilen şey net: tarafsız ve kucaklayıcı bir bakış açısı ile yoğrulan bir eğitim.
Gençlerin bir toplumda pek çok insan için inancın ne ifade ettiğini ve dinin yerini anlamaları önemli bence. Ancak inanç sistemlerinin çocuklara öğretilmesi ailenin sorumluluğu olmalı, devletin değil. Ya da devlet bu eğitimin mevcut tüm dinleri, dinsizliği, laik felsefeleri ve dünya görüşlerini kapsar bir şekilde olmasını sağlamalı. Toplumdaki sadece bir dini görüşü temsil eden bir eğitim anlayışı sisteme güvensizliği doğurmanın yanı sıra aynı zamanda genç bireylerin din özgürlüğününü de sınırlayacaktır.
Din toplum üzerinde etkili olan faktörlerden sadece biri. Sağlıklı bir topluma etken tüm faktörlerin tarafsız bir şekilde işlendiği bir eğitim sistemiyle ulaşmak mümkün. Birbirini dinleyen, anlamak isteyen, geniş bakış açılı, vizyonlu insanlara sahip olmak için önce çocuklardan başlanmalı. Bunu onları din, dil ve renklerine göre ayrıştırarak değil, ancak doğru eğitimle birbirleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmalarını sağlayarak, sınırları kaldırarak başarabiliriz. Ama önce buna inanmak lazım. 
Nelson Mandela ne doğru söylemiş :
Hiç kimse ten renginden geçmişinden ya da dininden dolayı birbirinden nefret ederek dünyaya gelmez. İnsanlar nefret etmeyi öğrenirler ve eğer nefreti öğrenebiliyorlarsa o zaman onlara sevmeyi de öğretebiliriz.“

Kaynak:
http://en.wikipedia.org/wiki/Religion_in_the_United_Kingdom 
https://www.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/190260/DCSF-00114-2010.pdf 

Not: Bu yazı 19.01.2014’de Alternatif Anne’de yayınlanmıştır.



13 Ocak 2014 Pazartesi

Dalya Büyüyor, Biz Büyüyoruz...



Kızım doğduğundan bu yana her sene Kasım ayından başlayarak Aralık ayı boyunca süren ve Ocak ayının ilk haftasında sona eren bir heyacan alır beni. Çünkü onun doğumgünü yaklaşmaktadır. Her sene bu dönemlerde bizim için ne kadar özel olduğunu ona anlatacak ve onu mutlu edecek bir organizasyon yapmaya çalışırım. Elbette bu uğraş o büyüdükçe ve ilgi ve beğenileri değiştikçe bayağı bir zorlaştı.

Birinci yaşını kutladığımızda hala Türkiye’deydik. Amaç hayatımızın son yılında çok büyük bir değişiklik yaratan kızımızın ilk yaşını sevdiğimiz arkadaş ve ailemizle kutlamaktı. Bu nedenle evimizde büyük bir doğumgünü kutlaması yaptık. Tabi Dalya hiçbir şey anlamamıştı bu kutlamadan. 2. ve 3. yaşlarında Londra’da, aile ve bir iki yakın arkadaşımızla kutladık doğum günlerini. 2. si ile bu işten keyif almaya başladı Dalya.                              

Onun gerçekten farkında olarak, eğlendiği ilk büyük doğumgününü ise 4. yaşında kutladık. Davetiyeler, partiye gelen çocuklara hazırlanan hediye torbaları ve partiden sonra yazılan teşekkür kartlarıyla artık basit bir çocuk doğum gününden daha çok ciddi bir davet organizasyonuna dönüşmeye başlamıştı Dalya’nın doğumgünleri. Gymboree diye bir oyun alanı kiraladık ve yuvadan bir sürü arkadaşını davet ettik Dalya’nın. Heyecandan gece uyuyamamıştı Dalya ve parti yerine adeta bir gelin edasıyla gittiğini hatırlıyorum. Çok eğlenmişti.

Okulla birlikte iş biraz daha çetrefilleşti. İlk yılında çocukları birbirine kaynaştırmak için sınıftaki tüm çocukları doğum gününe çağırmak gibi bir adet vardı. O yüzden biz de öyle yaptık. Bir salon kiraladık, sihirbazlık temalı bir parti eğlendiricisi çağırdık ve Dalya’nın 30 sınıf arkadaşını ve birkaç aile dostumuzun çocuklarını çağırdık. Şapkadan tavşan çıkartılan, etrafa köpük fışkırtılan ve çocukların sevdiği şarkılarla çocuk diskosu ortamı yaratılan partide Dalya başta olmak üzere tüm çocuklar çok eğlendi. Murat ve ben ise çok yorulduk. +30 çocuk ve aileleri için ayrı ayrı yiyecek ve içecek hazırlamak, bir takım besinlere alerjisi olan çocuklara özel yiyecek ayarlamak, tüm çocuklara hediye torbası hazırlamak, salonu yerleştirmek ve toplamak bizi fena yordu. O nedenle 5. yaş gününde davetiyeler, hediye torbaları ve teşekkür kartları dışında hiçbir şey yapmak istemediğime karar verdim ben. El işi aktivitelerini çok seven, kek-kurabiye süslemekten mest olan kızım ve en sevdiği kız arkadaşlarını toplayarak minicik bir pastanede (İngiltere'de Tea House adı verilen yerlerden biri) kutladık 6. doğumgününü. Bir İngiliz çay partisi şeklinde organize edilen partide, bir abla önce kızlara boyama, kesme ve yapıştırma aktiviteleri verdi, sonra da kurabiyelerini süslemelerine yardım etti. Kurabiyeler pişerken de çeşitli şapka ve kostümlerin olduğu kutulardan istedikleri kıyafetleri seçip süslendiler. Kurabiyeler pişince de çocuklar kendi süsledikleri kurabiyeleri eve götürdüler. Fazlasıyla kız çocuklara özel bir kutlamaydı ama hepsi çok keyif aldı. 

10 Ocak’da 7 yaşına girdi Dalya. Gerçek doğumgünü Cuma gününe geldiğinden, 11 Ocak Cumartesi günü kutladık doğumgününü. Bu sefer son bir senedir dilinden düşmeyen Build-a-Bear partisi yaptık. Kızımla birlikte 15 çocuğun olduğu partide çocuklar mağazadaki ayı, tavşan gibi yumuşak tüylü oyuncaklardan birini seçip, içini doldurup, onu aksesuar ve kostümlerle süsledikten sonra parti sonunda onu evlerine götürdüler. Dalya bir senedir bu partinin hayalini kuruyordu. En sonunda istediği gerçekleştiği için çok mutlu oldu.

Dalya 7 yaşında artık. Koca bir yedi yıl geçirdik onunla. Koca diyorum çünkü inanamıyorum 7 yaşında olduğuna. 7 yaş öyle bir yaş ki benim için sanki bundan sonra Dalya artık takip etmekte zorlanacağım bir değişim, bir büyüme evresine girecekmiş gibi geliyor bana. Bundan sonra bizim minik kızımız olmak istemeyecek, elimizi tutmayacak, minik sırlar paylaşacağı arkadaşlarıyla fısır fısır konuşmalar, gülmeler dönemine girecek ve yavaş yavaş hayatında kocaman bir yer kaplayan yerimizi arkadaşları alacak gibi geliyor. Bunların hiçbirinde bir zarar yok, biliyorum... Kızımız büyüyor ve bu süreçte daha önce hepimizin geçtiği dönemlerden bir bir o da geçiyor. Sağlıklı olan da bu zaten.

Değişim 6. yaşında başlamıştı bile aslında. Bu sene ilk kez bir arkadaşının evinde uyudu (sleep over), ilk pijama partisi gerçekleşti. Gerçi gitmeyi çok istediği halde gitmeden önce beni yalnız evde bırakıyor olduğu için çok huzursuz oldu. Döne döne benim ne yapacağımı, mutlaka eğlenmem gerektiğini söyledi durdu. Arkadaşlarıyla ilk gerçek dans show”ları, “gizli kızlar klubü” toplantıları ve “gizli günlük” tutmalar başladı. Ancak şunu söylemeliyim ki, o kulüplerde ve günlüklerde paylaşılan sırlar hala benimle paylaşılıyor. Belli ki bu “büyümeye” bizim gibi onun da alışması zaman alacak. Hepimiz öğreneceğiz ve alışacağız bu yeni duruma. Ne kadar büyürse büyüsün elbette değişmeyen bir şey olacak: o ne zaman isterse annesinin ve de babasının bebeği olabilecek.

İyi ki doğdun sevgili kızım, iyi ki hayatımıza girdin ve bizi anne-baba yaptın. Senin hayatımıza getirdiklerinle zenginleşerek hep beraber büyüyoruz. Nice nice, sağlıklı, mutlu yaşlar olsun sana...


6 Ocak 2014 Pazartesi

Çocuklarımızın Aktivitelerini Gelecekleri İçin Mi Seçiyoruz?



Yine okulun ilk dönemi bitti. Hem soğuk, hem kızımın okul ve okul dışı aktivitelerinin gösterileri, para toplamalar, kart yazmalar, hediye almalar, Noel yemekleri, partiler derken çok yorulduk. Hepsi hoş koşturmalar ama bir o kadar da yorucu.
Nihayet iki haftalık okul tatili başladı. Okul döneminde beni en çok yoran sıradan okula bırakıp ve almalar ve okul sonrası aktivite koşturmaları. Kendimi çoğu zaman kızımın özel şoförü gibi hissediyorum. Tatil süresince bunların hiçbiri olmayacağı için öğlene kadar pijama partisi verip sonra da bir iki müze keyfi ve Noel’e has eğlencelerden (buz pateni gibi) faydalanmayı planlıyorum.
Tabi bu arada okul döneminde feci yoğun olan bu aktiviteleri nasıl azaltabilirim diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. 3.20’de biten okul, hafta içi üç ve bir de hafta sonunda olmak üzere dört güne yayılan aktiviteler. Durum bu olsa da, kızımın evde olduğu zamanlarda odasında kısa bir sure zaman geçirdikten sonra televizyon veya ipad’e yönelmek istediğini görünce okul sonrası zamanını aktivitelerle daha iyi değerlendirdiğini düşünüyorum. Aktiviteleri sporla ilgili veya sanatsal uğraşlar olduğu için hem beden ve ruh sağlığı için faydalı şeyler yapıyor, hem yeni şeyler öğreniyor, hem de eğleniyor.
Her sene tüm aktivitelerini gözden geçirip bırakmak istedikleri veya devam istediklerine karar veriyor, yeni başlamak istedikleri varsa onları saptayıp aktivite listesini belirliyoruz. Ara ara yaptığımız sohbetlerle de sıkıldığı aktivitesi var mı öğrenmeye çalışıyorum, yani gerçekten severek yaptığına emin olmak istiyorum.
Aktivite Seçiminde Çocukları Geleceğe Mi Hazırlamalıyız?
Biz kızımın aktivitelerini belirlerken dünyanın 15 yıl sonra nasıl olacağını düşünerek değil onun şu anki ilgi alanını göre istedikleri olmasına dikkat ediyoruz. Oysa benimle aynı görüşte olmadığını gördüğüm İngiltere’de yaşayan başarılı bir işkadını ve anne Yasmine Mahmoudieh, çocukların aktivitelerinin onları geleceğin büyükleri olmak üzere hazırlamak üzere özenle seçilmesi gerektiğini belirtiyor. Ona göre çocuklar genç yaşta beyin zorlayıcı aktivitelerle tanışmalı. Bu doğrultuda ebeveynlere yol göstermek için yüksek kaliteli ve stratejik olarak seçilmiş aktiviteleri toplayarak bir web sitesi oluşturmuş. Mykidsy  (http://www.mykidsy.com/ ) adlı web sitesinde çocuklar için okul sonrası, hafta sonu ve tatillerde yapılabilecek bir sürü aktiviteyi bir arada bulmak mümkün.
Kendi çocuklarının okul dışındaki aktivitelerini de aynı düşünceyle belirliyor tabii ki. 7 yaşındaki oğlu yoga ve tekwando yapıyor ve temel bilgisayar programlarıyla başa çıkabiliyor. 11 yaşındaki kızı haftada bir Mandarin dersi alıyor, Kore savaş sanatı olan Tang Soo öğreniyor. Aynı zamanda yoga yapıyor, piano çalıyor, netball oynuyor ve javascript yazabiliyor.
Doğruyu söylemek gerekirse, hepsi biraz korkutucu geliyor kulağa. Ama uluslararası üne sahip bir mimar olan anne Yasmine Mahmoudieh, çocuklarının pek çok Britanyalı çocuktan daha fazla aktivite yapmadığını iddia ediyor. Ona göre futbol veya kağıtlı kek (cupcake) derslerine gitmekte yanlış hiçbir sey yok. Ama çoğu ulusal müfredatla öğrenilmeyen bilgisayar programlama, felsefe, girişimcilik, lisan ve yaratıcı düşünme gibi konularla çocukları, onları bekleyen ve hızla değişen dijital geleceğe hazırlamak gerektiğine inanıyor. 

21.Yüzyılda Çocuklarımızın Bilmesi Gerekenler:
Yasmine Mahmoudieh’e gore 21. yüzyıl çocuklarının bilmesi gerekenler kendi sözleriyle şöyle:
Yoga ve Meditasyon
Her çocuğa 5 yaşından önce meditasyon öğretilmeli. Yoga onlara disiplin, odaklanma ve hayatta karşılaşabilecekleri kötülüklerden korunmak için gerekli içsel güce nasıl sahip olabileceklerini öğretir. 

15 yaşından Önce Tutkusunu Keşfetmeli
Çocuklar bir şeylerden esinlenmelidir. Eğer bu resim yapma veya futbol değilse, ne olduğunu bulmak için ebeveynlerin daha çok çalışması gerekmektedir. Çok geç olmadan onları gerçekten neyin heyecanlandırdığı ve motive ettiği bulunmalı. 

Okul Dışında Bir Spor Yapmalı
Sporun faydaları saymakla bitmez. Futbol ve netball okulda en çok yapılanlar ama bu sporları sevmeyen çocuklar spor yapmaz oluyorlar. O nedenle okul dışında diğer spor türleri araştırılmalı. Çocuğa uyan spor türünü bulana kadar her şeyi denemek gerekmektedir. 

6 yaşından itibaren parasal konuları kavramalı
Çocuklar doğaları gereği girişimciler. Ebeveynler olarak biz de onlara cep harçlıkları konusunda dikkatli olmalarını öğretmeliyiz. 5-6 yaşlarındayken onları yaptıkları iş karşılığında para vermekle tanıştırmalıyız bu şekilde gerçek dünyanın nasıl işlediğini, okulun, evin ve yiyeceklerin parasını kim ödediğini anlamalarına çalışmalıyız. 

Teknoloji Tüketicisi Değil Üreticisi Olmalı
Bilgisayar programlama sembol ve talimatlardan oluşur, öğrenmesi pek çok  dile göre daha kolaydır. Çocuklar 6 yaşlarından itibaren basit programlama sistemleri öğrenebilirler. Bu onların problem çözme ve mantıklı düşünme yeteneklerini güçlendirme ve teknolojinin nasıl çalıştığını anlamalarını sağlar. 

5 Yaşından Önce Bir Dil ve Müziğe Başlamalı
Küçük yaşta bilinçsizce öğrenirsiniz. Araştırmalar küçük yaşta müzikle tanışan çocukların daha iyi dil, hafıza ve sorgulama yeteneklerinin olduğunu gösteriyor. 

Mahmoudieh’in çocuklar için rehberi fazla gerçekçi bence. Çocukların tutkularının ne olduğunu erken keşfedilmesinin gerekliliğine ben de katılıyorum ancak illa da geleceğe hazırlansınlar diye onlara bilgisayar programlama veya girişimcilik dersleri aldırmayı doğru bulmuyorum. Çocuğa farklı seçenekler sunarak ilgi alanlarını saptayıp tutkularını belirleyerek o doğrultuda yönlendirme yapmak daha doğru bana göre. Sonuç olarak yaşayacakları hayat onların bizim değil.


Kaynak:



Not: Bu yazı 06.01.2014‘de Alternatif Anne’de yayınlanmıştır.






http://alternatifanne.com/cocuklarinizin-aktivitelerini-nasil-secersiniz/

24 Aralık 2013 Salı

Keyif İçin Okuma Beyin Gelişimini Etkiler mi?


Eylül ayında İngiliz “The Guardian” gazetesinde bir makale dikkatimi çekti. Makale, okumanın  çocukların beyin gelişimi üzerine etkisini değerlendiriyor. İlgimi çekti, paylaşmak istedim.
Parlak çocukların daha az yetenekli yaşıtlarına oranla okumaktan daha fazla keyif aldığı kimseyi şaşırtmaz sanırım. Ama keyif için okuma çocukların öğrenme oranın etkiler mi? İşte Matt Brown ve Alice Sullivan adlı iki araştırmacı bu soruya cevap vermek amacıyla, 1970 senesinde İngiltere, Galler ve İskoçya’da bir hafta içinde doğan 17,000 çocuğu günümüze kadar takip ediyor ve belli dönemlerde onlarla görüşmeler yaparak okuma ve beyin gelişimi arasındaki ilişkiyi irdelemek üzere araştırmalarını yürütüyorlar.
Birkaç yılda bir katılımcılarla görüşmeler yaparak eğitim ve iş hayatından tutun da fiziksel ve beyinsel sağlığa kadar hayatlarının farklı yönlerini takip etmeyi amaçlayan bu çalışma, uzun bir süre zarfında insan yaşamında ne tür etkilerin olduğunu saptamayı amaçlıyor.
Araştırma kapsamında çocukların 6,000’i 16 yaşına geldiklerinde bir kavram testine tabi tutuluyor. Test sonuçları 5 ve 10 yaşlarında da benzer teste tabi tutulmuş olan aynı sosyal altyapıdan gelen çocukların test sonuçları ile mukayese edildiğinde, 10 yaşında düzenli olarak kitap okuyan çocukların 16 yaşındaki test sonuçlarının daha az kitap okuyanlardan daha iyi olduğu görülüyor.
Doğduklarından beri takip edilen 17,000 kişi üzerinde yapılan bu çalışmanın sonuçları keyif için okumanın, kelime hazinesi, imla ve matematik seviyesinin daha ileri seviyeye gelmesini sağlayarak entelektüel gelişimi olumlu etkilediğini gösteriyor. Dahası söz konusu etki ortaokul üstü eğitim almış bir ebeveyne sahip olmanın etkisinin neredeyse dört katı.
Okumanın genç insanlara yeni kelimeler öğreterek kelime hazinesine olumlu etkisi çok açık. Ancak okuma ve matematik yeteneği arasındaki ilişki şaşırtıcı. Bu ilişki de okumanın genç insanlara yeni fikirler aşılaması, yeni kelimeler öğretmesinin yanı sıra, okuldaki yeni bilgileri ve kavramları daha kolay anlayıp öğrenmelerini sağlaması olarak açıklanıyor.
Söz konusu araştırma genç nesillerde okuma seviyesinin önceki nesillere göre daha az olmasını, entelektüel gelişimi olumsuz etkileyeceğinden dolayı, endişe verici buluyor.
Ayrıca araştırma bulguları, okulların ve kütüphanelerin geniş perspektifli kitaplar bulundurarak gençlerin sevdikleri yazarları keşfetmelerini sağlamalarının ne kadar önemli olduğuna dikkat çekiyor.
Yakında söz konusu araştırma, keyif için okumanın etkilerinin ileri yaşamda da devam edip etmediğine de cevap verebilecek, çünkü 1970 üyeleri ile 2012’de onlar 42 yaşındayken, tekrar görüşme yapılarak bir kez daha okuma alışkınlıkları ve daha pek çok konuda sorular sorulmuş. Dört gözle sonuçları bekliyorum…

Kaynak




Not: Bu yazı 24.12.2013'de Alternatif Anne'de yayınlanmıştır. 
http://alternatifanne.com/keyif-icin-kitap-okuma-beyin-gelisimini-etkiler-mi/

16 Aralık 2013 Pazartesi

Cornwall Gezimiz (2)

Nisan 2013 Paskalyası'nda yaptığımız Cornwall gezisinin ikinci bölümüne Looe ve Polperro ile devam ediyorum:

4. Gün:

Looe ve Polperro :
Cornwall'da "Muhteşem Doğal Güzellikleri Bölgesi"nde yer alan ve balıkçı yerleşimi olan Looe ve Polperro’yu Cornwall'u çok seven ve iyi bilen bir İngiliz arkadaşımız önermişti. Looe'ya Penzance'dan 1.5 saatlik bir araba yolculuğuyla adeta gizli dağ yolları arasından geçerek ulaştık. Buradan ötede de olamaz artık dediğimiz bir anda karşımıza çıktı Looe.

Denize açılan kanyon edasindaki nehrin iki yakasındaki evler, nehrin üzerinde süzülen balıkçı tekneleri ve martıların uyumu muhteşem bir görüntü oluşturuyordu. Sanki bambaşka bir alemdeydik.



Bir balıkçı restoranında karnımızı doyurduktan sonra kendimizi yollara attık. Daracık sokaklar yine Akdeniz'i anımsattı bana. Etraftaki dükkanlarda yengeç kovası ve yengeç yakalama ekipmanı satıldığını gördük. Sonra bir de ne görelim? Nehir kenarında çocuklar ip ve kovalarla yengeç yakalamaya çalışmıyorlar mı? Yakaladıklarını da tekrar suya bırakıyorlar, işin usulü buymuş. Dalya'ya daha önceden verdiğimiz söz kapsamında hemen gerekli malzemeleri aldık biz de.



Murat olayı çözme alıştırmaları yaparken, kocaman kaymaklı dondurmayı yiyen Dalya ve ben yakındaki kumsalda kısa bir yürüyüş yaptık ve deniz kabuğu topladık. Sular yine çekilmiş, geriye kumsalda büyülü dalga izleri kalmıştı.

Yengeç yakalama deneyimlerimiz başarılı olamadı ama biz çok eğlendik. Looe'yu çok beğenip tahminimizden daha çok oyalandığımızdan Polperro'ya zaman kalmamıştı ama o kadar yol gelmişken oraya uğramadan Penzance'a dönmek istemiyorduk. 








Polperro da en az Looe kadar gizlenmiş. Burayı farklı kılan kayalıkların üstüne tünemiş kutu kutu balıkçı evlerinden oluşması ve evlerden taş ya da tahtadan incecik basamaklardan denize inilebilmesi.



Birbirine benzemeyen ve limana inen daracık sokaklar, neden bir zamanlar Polperro'nun kaçakçılık merkezi olduğunu anlatır gibi.










Yine tam bir Akdeniz görüntüsü, pastel renkli evler, dar sokaklar, karakterli, birbirine benzemeyen kafeler, restoranlar, kesinlikle  İngiliz değil.






İnsan daha iyi anlıyor buraları görünce neden Cornwalllular'ın kendilerini İngiliz görmediklerini.














Havanın kararması ve pek çok yerin kapalı olmasına rağmen yine de boydan boya yürüdük Polperro'yu. Burayı çok sevdiğimize ve bir daha gelmeye karar verdikten sonra 1.5 saatlik bir araba yolculuğuyla Penzance'a ulaştık.














5. Gün:

Eveeeet macera buraya kadarmış gece rahatsızlandım ben. Sanırım mideme birşey dokundu. Sanıyorum yediğim kocaman kaymaklı dondurmadan dolayı midemi üşüttüm. Emin olamasam da, tek bildiğim midemin bulandığı ve başımın feci döndüğüydü. 

Sabah uyandığımda her sabah dışarı çıkmaya direnen ve zor ikna ettiğim kızım "anne bugün nereye gidiyoruz" diye sordu bana. "Hiçbir yere, çünkü anne hasta". Dalya'nın organizasyonu ile yatağıma gelen kahvaltı ve geçmiş olsun dileği yazısı çok şirindi. Sıfır iştahla ve feci bulantıyla öğlene kadar ben yattım sonra da Murat ateşli bir şekilde yattı aynı şikayetlerden dolayı -hatta daha fazlasıyla.

İkindi vakti kendimi daha iyi hissederek artık bütün gün kendi kendine akıllı akıllı oynayan kızımı karşıdaki hediyelik eşya dükkanına götürmeye karar verdim. İlk geldiğimiz gün beğendiği hazine sandığındaki mücevherlerden aldı iki tane, iki de deniz kabuklu bilezik, biri kendine biri de arkadaşına. Ben de Cornwall hatırası olarak "vanilya fudge" aldım arkadaşlara. Koca bir günümüz hastalıkla geçmiş oldu.


6. Gün:

Paradise Park ve Jungle Barn:

Cuma sabahı daha iyi kaktık ama hala üstümüzden kamyon geçmiş gibiydi. Başka bir yürüyüşlü keşif gezisi yapacak halimiz kalmamiştı. Oysa bugün daha önce çıkamadığımız St. Michael's Tepe'sine çıkmayı istiyorduk ama yapamadık tabi. Öğleden sonra biraz toparlayınca, bize yarım saatlik mesafede, Hayle'de, Paradise Park ve Jungle Barn'a götürmeye karar verdik Dalya'yı.



Egzotik bahçeler içinde vahşi kuşları, flamingoları, penguenleri, baykuşları, su samuru, kırmızı panda, kırmızı sincap ve küçük bir hayvan çiftliği olan Paradise Park'ın yanı sıra çocuklar için kapalı oyun alanı olan Jungle Barn gerçekten çok eğlenceliydi.




Kartalların uçuşunu izleyip, çiflikte elleriye keçi ve eşek besleyen Dalya, güneşe ve gürültüye rağmen hiç istifini bozmadan uyuyan domuza çok güldü.




7. Gün:
Londra'ya Dönüş ve Tintagel Kalesi:

Ayrılış günümüz gelmişti. Hepimiz iyileşmiştik, korkunç soğuklar geçmiş, güneş bile çıkmıştı. Eşyalarımızı toparlayıp, Londra'ya doğru yola çıktık. 

Sular çekilmişti yine. St. Michael’s Tepesi için çok ideal bir gündü. Biz de uğramaya karar verdik. Ancak günlerden Cumartesi olmasına rağmen adaya geçişin o gün kapalı olduğunu söylediler bize. Ne yürüyerek ne de feribot ile mümkün değilmiş. Üzülerek ve de şaşırarak ama "vardır bunda da bir hayır" diyerek Londra yoluna koyulduk. Dönüş yolunda gezi listemizde olan ama yine hastalıktan dolayı gidemediğimiz, Kral Arthur'un doğduğuna inanılan Tintagel Kale'sini görmek için Tintagel'a uğramaya karar verdik.

Kral Arthur M.Ö 5.-6. yüzyıllarda yaşayan ve Britanya'yı Saxon istilasından kurtararak birlik kurduğuna inanılan efsanevi bir lider. Tintagel'i da özel kılan Kral Arthur’la özdeşleşmiş olması.


 



Bir buçuk saatlik muhteşem bir doğa yolculuğundan sonra küçük Tintagel'a ulaştık. Minik olmasına rağmen, doğal olarak, oldukça turistik bir yer Tintagel. Ama çok şirin çanak çömlek dükkanları ve kafeleri var. 14.yüzyıldan kalma Tintagel Postahanesi tam dönemin mimarisini yansıtıyor.



 


























Tintagel'a ulaşmak zor ama kaleye yürüyüş ve sonunda görülen manzara o kadar etkileyici ki, bir Kral Arthur hayranı olmasanız bile mutlaka görülmeye değer bence. Şehrin merkezine arabayı park ettikten sonra önce yokuş aşağıya yürüyerek sonra da sarp incecik taş merdivenlerden çıkarak ulaşılıyor 12. yüzyıldan kalma kale kalıntılarına.
  

Kral Arthur'un doğduğu yer olduğuna dair kesin kanıtlar olmasa da tarihte güçlü kişiliklere ev sahipliği yaptığı kesin. Yukarıya çıktıkça her atılan adımda manzaranın nasıl değiştiği ve nefes kesici olduğunu görüyor insan. Turkuaz rengi denizin kayalıklara vurmasıyla oluşan muhteşem görüntü yemyeşil çayırlarla bütünleşiyor adeta.












































İniş ve kaleye çıkış çok keyifliydi ama Tintagel'a geri dönüş yolu ağır geldi Dalya'ya. Babasının sırtında yaptığı yolculukla ulaştık merkeze. Sonrasında birer kahve ve sıcak çikolata molasıyla sonlandırdık gezimizi.
5.5 saatlik eve dönüş yolculuğumuz Cornwall'un tarihi, doğası, denizi, insanı, "fudge"ı, her ne kadar yiyemediysem de hamur işleriyle çok etkileyici bir yer olduğunu düşünerek geçti. Yanımda derin derin uyuyan Dalya'ya da söz verdiğim şekilde, bu defa ağzımıza sadece bir parmak bal çalan Cornwall'a kesinlikle daha sıcak bir havada tekrar geleceğiz.

Cornwall’a Giderken Yanında Bulunması Gerekenler
Su geçirmeyen plastik çizme
Yağmurluk, şapka, güneş gözlüğü

Dışarı Çıkmadan Kontrol Edilmesi Gerekenler
Gel git saatleri                                                                                          
Müze ve tarihi yerlerin açılıs kapanış saat ve günleri

Cornwall'dan Ayrılmadan Yapılması Gerekenler
Sayısız kumsallarının birinde yüzemeseniz de yürüyüs yapmak,
Suların çekilip tekrar yükselmesini izlemek,
Mazarion Kumsalı’ndan denizin içinden geçen taş yolla adaya geçerek Saint Michael’s Tepesi’ne çıkmak,
Cornish hamur işlerinden (pastry) tatmak,
Yengeç yakalamak ve sonra tekrar suya bırakmak,
Midye ve patates kızartması (moules frites) yemek,
Cornish kaymaklı fudge tatlısından yemek ve kremalı çayından içmek,
Sevimli hayvan çiftliklerinden birini ziyaret etmek.

Referanslar ve Faydalı Linkler









8 Aralık 2013 Pazar

Cornwall Gezimiz (1)

2013 sonlanmadan  sizlerle Nisan 2013 Paskalya'sında yaptığımız ve çok keyif aldığımız Cornwall gezimizi iki bölüm şeklinde paylaşmak istiyorum:

Paskalya her sene tüm Hristiyan aleminde kutlanırken tatili kollayanlar için de güzel bir fırsat oluşturuyor. Okulların aynı dönemde iki hafta tatil olması ve Hayırlı Cuma (Good Friday) ve Hayırlı Pazar (Good Sunday) sonrasını takip eden Pazartesi günün de tatil olması rutini bozmak isteyen herkesin bir yerlere kaçmasına neden oluyor. Biz de 2013 Paskalya tatilinin bir haftalık bölümünde İngiltere'nin popular bölgesi Cornwall'a gidelim istedik. Havalar çok iyi olmasa bile, güzel kumsal yürüyüşleri yapar, deniz havası alır, baharı karşılar geliriz diye düşündük.
Genelde otelde kalmayı tercih ederiz ama bu sefer İngilizlerin sıkça tercih ettiği bir yöntemle Penzance'da bir ev kiralayarak www.holidaylettings.co.uk ‘den bir haftalık rezervasyonumuzu yaptık..  

İngiltere genelde Nisan ayında yaz boyunca bulamadığımız ısıya ulaşır ama maalesef bu yıl oldukça soğuktu. Havadan beklentimizi düşük tutarak, "yağmur yağmasın gerisi hoş" diyerek hazırlığımızı yaptık. Kızım Dalya'yı yol çok rahatsız ediyor, onun için aldığımız mide bulantısı giderici ilaçlardan tutun da, ateş ölçerler, ateş düşürücüler, yürüyüş ayakkabıları, lastik çizmeler, kalın paltolar, yağmurluklar, hani hava düzelir belki diye t-shirtler, yiyecek birşeyler, Dalya'nın filmleri, aktiviteler, kalem, boya, resim defteri, bir iki oyuncak, Murat'ın balık tutma hayalleri için olta, fazla olumlu düşünerek mayolara kadar aldıktan sonra arabaya yerleşmek bayağı bir zor oldu tabii. Sıcak olmayacağını biliyor olsakta deniz ve tatile çıkma fikri öyle cazip gelmişti ki, eşya işini biraz abartmıştık galiba.

Neden Cornwall?

Cornwall, Britanya adasının güneybatı ucunda yer alan, batıda ve doğuda Keltik Deniz'i ile çevrili, kuzeyde Britanya'nın Atlantik Okyanus'una açılan ucu, güneyde İngiliz Kanal'ı ile doğuda ise Devon bölgesi ile çevrelenmiş, nüfusu 536,000 ve yüzölçümü 3,563 km2 (1,376 m2) olan, İngiltere'de pek çok tatil noktasını barındıran popüler bir bölge.

Yazın Britanya dışına çıkmak istemeyenler deniz, güneş ve doğadan istifade etmek için burayı tercih ediyorlar. Herkesi memnun edebilecek türde kumsalları, doğası, deniz ürünleri ve bölgeye özgü mutfağı ile oldukça revaçta. Bana göre tek eksiği yeterince güneşi olmaması ama İngiltere’nin güneşiyle barışık olanlar için çok iyi bir alternatif.

Cornwall’a ilişkin Londra'da tanıdığım herkesin bir hikayesi var. Kimilerinin mutlu çocukluk anılarına ev sahipliği yapmış, kimileri için gençlik yazlarını ifade ediyor, kimileri içinde bir emeklilik hayali. Ama Cornwall'u asıl farklı kılan Keltik tarihi, dili, kültürü, neredeyse 300 mil olan geniş sahil şeriti, güneşin daha bol ve mevsiminin göreceli olarak daha ılıman olması. Bu durum balıkçı limanlarının zenginliği, doğa çeşitiliği, görülmeye değer tarihi kalıntıları, sakin aile kumsallarının yanı sıra her türlü su sporunu mümkün kılan güçlü dalgaların varlığı, muhteşem yürüyüş parkurları, sıcak kanlı insanları, deniz ürünleri, Cornish hamur isleri, kaymaklı fudge tatlısı ve kremalı çayını da kapsayan zengin mutfağı ve yerel efsaneleri ile birleşince Cornwall'un Britanya Adası'nda, çok özel bir yeri oluyor.

Cornwallular bu zengin tarih ve doğa güzelliklerinden dolayı kendilerini İngiliz kültüründen ayrı tutuyorlar. Cornwall'a ait herşeyi "Cornish" olarak ifade ediyor ve İngilizcenin yanısıra kendi dillerini konuşmaya devam ediyorlar.

Cornwall'a Yolculuk:

Toplamda 5-5.5 saat araba yolculuğu ile ulaştık Penzance'a. Sabah erken yola çıkmayı düşünüyorduk ama Dalya'nın beklenmedik ateşi bizi geciktirdi. İnatçı bir ateş olduğunu farkedince doktora görünmeden yola çıkmak istemedik. Sürekli bademcik enfeksiyonundan dertli olan yavrucak için doktorun verdiği antibiyotiği de yanımıza aldık. Yolculuğu ateş düşürücülerin desteğiyle, arka koltukta, anne kız uyuyarak geçirdik. Akşama Penzance'a ulaştığımızda kalacağımız evi tahmin ettiğimizden çok daha güzel bulduk. Tam bir dağ evi çizgisinde döşenmiş bir çatı katı dairesiydi ev. Ütü masasından bulaşık makinesi deterjanına kadar hiç bir eksiği yok; gayet temiz; sıcacık ve kıyıda park etmiş koca bir gemi olmasa (!)  alabildiğine deniz manzaralı.

1. Gün:

Penzance, Marazion ve St Michael‘s Tepesi:

Güzel bir gece uykusundan ve de ertesi gün hastalık ve yol yorgunluğunun rehavetini attıktan sonra ufak bir yürüyüş yaptık Penzance'da. Cornwall'da sahil şeridinde boydan boya yürüyüş yapılabilecek tek yermiş Penzance (Quay-Newlyn arasında). Bu durum sakin kumsalların varlığı ile birleşince özellikle çocuklu aileler için çok cazip kılıyormuş burayı.
Havanın soğuk olacağını biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk sanırım. Yağış yoktu ama feci soğuktu. O nedenle daha fazla üşümeden asıl görmek istediğimiz St. Michael's Tepesi'ne gitmek için Marazion'a doğru yola çıktık.

Marazion'un alabildiğince uzanan çok güzel bir kumsalı var. Ama asıl cazibesi National Trust tarafından korunan St. Michael's Tepesi'ne ulaşılan tek nokta olması. St. Michael's Tepesi'nin kule, kilise ve kalesi deniz seviyesinden 230 feet yükseklikte ve Mazarion Kumsalı'ndan yaklaşık 500 m uzaklıkta. Bu tepeyi görülesi kılan ise gel git etkisiyle suların çekildiği zaman adaya ulaşımın vaktiyle keşişler tarafından yapılan bir taş yol ile gerçekleşmesi. Sular yükseldiğinde taş geçit sular altında kaldığından adaya küçük bir feribot yardımıyla geçiliyor.




Cornwall sahilinde suların yukselip geri çekilmesi neredeyse her gün oluyor, o nedenle gidilecek kumsalın ziyaret tarihindeki gel git saatlerini önceden öğrenmekte fayda var. Her ne kadar hem Dalya hem de ben, o sihirli yoldan geçerek tepeye çıkmayı çok istediysek de, biz kumsalda yürürken sular yükseldiği için bunu yapamadık. Yapabildiğimiz tek şey bu doğa mucizesini ve kararan gri bulutlar arasından bize bakan St. Michael's Tepesi'ni uzaktan seyretmek oldu.



Muhteşem manzara ve gel git mucizesine şahitlik etmek, alabildiğine Marazion kumsalında bata çıka yürümek, Dalya'nın doğa torbasını deniz kabukları ile doldurmak ve sonrasında adaya bakan bir kafede kremalı Cornish çayı içip, tarihi Marazion yollarında keyifli bir yürüyüş yapmak bizi az da olsa teselli etti.


2. Gün:

Minack Tiyatrosu ve Porthcurno Kumsalı:

Ertesi gün havanın ne kadar soğuk olduğunu biliyorduk. Ama önceki günün büyüsüyle, daha toparlanma sürecinde olan ve hatta antibiyotik kullanan çocuğumuzla (!)  tüm rüzgara rağmen Minack Tiyatrosu ve Porthcurno Kumsalı'na gittik. Murat'ın Dalya'yı uçurma-düşürme  endişelerine rağmen taaa oralara gelip de sarp bir kayalığın üstüne kondurulan ve pek çok sanatsal faaliyete ev sahipliği yapan açık hava tiyatrosu Minack görülmeden olmazdı. Dalya'ya sımsıkı sarılıp, tiyatroyu şöyle bir turlayıp, dalgalarla köpürmüş muazzam turkuaz Porthcurno Kumsal'ına tepeden bakıp ayrıldık. Kafede sıcak çikolatayla ısınıp heyecandan zor tuttuğumuz Dalya'yı Porthcurno Kumsal'ına götürdük.





Gel git durumunda ıslanmamak için ayaklarımıza plastik çizmelerimizi giydik. Daracık bir yoldan biraz yürüyerek ilerlerken birden bir çöl fırtınası içindeymiş gibi olduk, gözümüze yüzümüze kum doldu. Biz temizlenene dururken, kendimizi bir anda kumsalda bulduk.








Bana Antalya Kaputaş Kumsal'ını hatırlattı Porthcurno turkuaz rengi ve muhteşem kumsalıyla.


Çılgın rüzgara rağmen elinde bir değnekle kumsala resimler çizen Dalya'yı durdurmak ne mümkündü?











Rüzgardan şaha kalkan dalgalar sertçe kayalık olan kıyıya vurdukça köpükler oluşuyor, pamuk gibi parça parça havada uçuşuyordu.
  



 



















Dalya'nın sevinci ve heyecanı görülmeye değerdi. Hep beraber köpükleri kovaladıktan sonra, kumsaldan ayrılmaya hiç niyeti olmayan kızımızı doğa torbamızı doldurma bahanesiyle kandırarak, sular yükselmeden ayrıldık Porthcurno kumsalından.

Falmouth:

Karnımız acıkmıştı ve Cornwall'a gelip de çok ünlü olan Cornish hamur işlerinden (pastry) yememek olmazdı. Ama ben gluten yiyemediğim için glutensizlerini yapan Ogy Ogy adlı bir kafenin olduğu Falmouth'a gitmeye karar verdik. Falmouth dünyanın 3. doğal limanına sahip, güzel kumsalları ve Pendennis kalesiyle iyi bir ünü var ancak geçmişteki korsanları ve kaçakçıları ile de kötü bir üne sahip.

Ben glutensiz hamur işi heyecanı ile yanıp tutuşurken Ogy Ogy'ye ulaştığımızda saatin 3’ü bulduğunu ve kafenin kapanıyor olduğunu gördük. Paskalya sonrası tatil (Bank Holiday) günüydü, bunu tahmin etmeliydik. Daha fazla aç aç dolaşmadan, bir deniz ürünü restoranına girip karnımızı doyurduk sonra daha fazla el ayak çekilmeden Falmouth’in ana caddesinde bir yürüyüş yaptık. Neyse, glutensiz hamur işi bahanesiyle Falmouth'u da görmüş olduk.

Falmouth gerçekten çok güzel bir şehir, inişli çıkışlı yokuşlu, mimarisi çok hoş, oldukça gelişmiş ama aynı zamanda karakterini korumuş şirin bir liman kenti ve üniversite şehri.  Günün sonunda bütün gün çok akıllı olan Dalya'ya ödül olarak adına "Candy Floss Cornish" koyduğu bir Cornish bebek alıp gezimizi sonlandırdık.

3. Gün:

St. Ives:

3. güne herkes yorgun basladı, evden çıkmaya hiç niyeti yoktu Murat'ın ve oyuncu Dalya'nın. Sevgili eşime sadece bir tek yere gideceğimizi, Dalya'ya da onu yine çok güzel bir kumsala götüreceğimi söyleyerek ikna etmeyi başardımRotamız St.Ives'dı. Burası Bodrum'un Türkbükü gibi Cornwall'un turistik açıdan en gözde olan şehri. Park yeri bulmaktaki zorluk bu durumun bir kanıtıydı.

Arabadan inmemle birlikte, gözlerimi dibi görünen turkuaz renkli denizden alamadım. Adeta Yunanistan veya İspanya gibi bir Akdeniz ülkesindeydim. Tabiki eksik olan gerçek güneş ve ısıydı. Güneş vardı olmasına ama çok rüzgarlı ve soğuktu.






















Dalya kumsalda oynayan çocukları görünce çılgına döndü ama dönüşte oynayacağımıza söz verip St. Ives'ın cıvıl cıvıl dar sokakların attık kendimizi. Hediyelik eşyalar, Cornwall'a has bir tatlı olan fudge ve kaymak (clotted cream) dükkanları, kitapçılar, deniz ürünleri restoranları, çay evleri ve kafeler arasında güzel bir yürüyüş yaptıktan sonra alelade bir balık restoranına oturduk.

Kuzey Fransa'yı çok anımsatan İngiltere'nin bu bölgesinde midye ve patates kızartması yenmeliydi (moules frites) mutlaka. Biz de öyle yaptık.

Sonra da Dalya'ya verdiğimiz sözü tutmak üzere kumsala gittik hep birlikte. Murat uzunca bir kürek satın aldı Dalya için. Gözleri çıplak ayaklarla kumsalda oynayan İngiliz çocuklarında olan Dalya, hala tam iyileşmemiş olmasına ragmen, bir fırsatını bulup da dondurucu soğukta soyunmayı kollasa da, kalın palto, şapka ve atkı eşliğinde kale ve kazı çalışması yapmaya girişmişti bile.





















Sular inanılmaz bir şekilde çekilmiş (bakınız son iki resim arasındaki değişime), tekneler adeta karaya vurmuş gibiydi. Dalya kumdan kale yapa dursun, biz de denize bakan güneşli bir bankta kahvelerimizi yudumladık. Keyifli bir gün daha sona ermişti.
Bir sonraki yazımda Cornwall maceralarımız devam edecek...


Referanslar ve Faydalı Linkler