16 Ocak 2019 Çarşamba

2019 Başlamış, Ben Kaçırmışım!


Hala yeni bir yılın ilk haftalarındayız. Henüz 2019 kararlarımı yazmadım; itiraf ediyorum biraz geç kaldım. Noel tatilinde evde olmamamız ve dönüşte hasta ve okula gidemeyen bir çocukla yeniden düzen kurmak çok yardım etmedi bir sürece. Ama düşünsel olarak 2019 kararlarıyla yattım kalktım. Ne düşünürsen O’sun derler ya, o zaman ben düşüncelerim oldum. 
2018'in son günlerini büyük ailemle İstanbul'da geçirdim. İstanbul her zamanki gibi özlediğim yerler, tatlar, kokular ve insanlar arasında bir gezintiydi yine. Ancak bu sefer farklı bir şey yaptık. 11 yıl önce Londra'ya gelirken kaybolur diye yanımıza alamadığımız kimi özel eşyalarımızı kolilere koyup annemlere bırakmıştık. Bu sefer onları açalım dedik.  Çocuklarla birlikte yarı şenlik, yarı toz duman içinde açtık kolileri. Kitaplarımız, resimlerimiz, yıllıklarımız, mektuplarımız çıktı piyasaya. Nostaljik resimler, kıyafetler, kitaplar ortalığa yayıldı. Londra'daki hayatımızın, artık pek de minik olmayan, şahidi Dalya'nın hiç görmediği hallerimiz yerlere serildi. Bana ait olan büyüyünce giyer diye sakladığım elbiseler, etekler ile "anne sen bu tür şeyler giyer misin ki?" gibi annesini tanımaz sorular eşliğinde yeniden düzenledik eşyalarımızı. Kimini koyduk Londra bavulumuza, kimini ise daha sonra alınmak üzere tekrar koliye. Bir iki albüm, okul yıllıklarımız, üç beş kitap, mektuplar ve bazı ders notlarım yanımıza aldıklarımızdan.
Resimler, albümler çok önemlidir benim için, iyi bakarım onlara. Hayatta aldığımız yolu gösterirler, bazen de yolumuzu kaybettiğimizde deniz feneri gibi hedefi. Günlük koşuşturma içinde neyi neden yaptığımı anlamlandıramadığım ve bir çıkmaza girdiğim anlarda resimlere bakmak benim için kurtarıcı oluyor. Böyle anlarda resimleri elden geçirerek en çok resmini çektiklerime bakıyorum. Bu kimi zaman kendim, kimi zaman ailem, arkadaşlarım, doğa, kek, kuşlar vs o dönem için benim için önemli olan şeyleri alıp önüme koyuyor. Bu şekilde hayattaki önceliklerimi hatırlıyor ve tekrar amacımı buluyorum sanki.  Kimi zaman da izi silikleşen eski bir dostu yeniden bulmamı sağlıyor resimlere bakmak. Bu nedenle en değerli resimlerimi yanımda getirdim, unutmamak ve arada kaybolan kendimi yeniden bulmak adına.
Ben 2018'i tekrar kendime kavuşup bir kere daha sahip olduklarım için şükür ederek kapatmaya çalışırken 2019  bekliyor kenarda. Zaman uçuyor...İlk göz ağrım, kızım, Dalya'nın doğum gününü kutladık bile. Dur durak yok zaman akıp gidiyor. O nedenle düşüncede olanlar eyleme geçsin ve 2019 kararlarımız dileklerimiz gerçekleşme yoluna girsin. 
2019'da tabii ki önce sağlık ve huzur, sonra da çocuklarını birazcık büyütmüş ve daha özgürleşmiş bir anne olarak daha çok şey üretmek istiyorum. Bunu yaparken de Gandhi'nin  tanımladığı mutluluğu yakalamak istiyorum; düşündüğüm, söylediğim ve yaptığımın aynı olmasını sağlayarak bir harmoni içinde yaşamak. Dilerim sizin 2019 kararları uygulamaya geçmiştir bile. Sevgilerimle...

18 Aralık 2018 Salı

Hayaller, Çocuklar ve Noel Baba




Hayaller ve gerçekler. Hayaller ve çocuklar. Çocuklar ve gerçekler...  

Sihirli zamanlardayız yine. Gerçeklerle hayallerin birbirine geçtiği zamanlar bunlar. Yeni yıla 13, Noel’e 7 kala. Anneler ve babaların gerçeklerle sıkı çarpıştığı, çocukların düşlerinin sınırlarını aştığı  anlar.
Yaşadığımız şehir Londra'da her sene bu zamanlarda feci bir koşuşturma olur. Kimi Noel, kimi yeni yıl telaşında herkes bir şeyler yetiştirmek ve bir yerlere yetişmek gayretindedir. İşyerlerinde yıl sonu kapanışlarını, yeni yıl bütçelerini hazırlayan, seyahate gidilecek ise onun hazırlığını yapan, aile ziyareti yapılacaksa onu planlayan, zorunlu alışverişleri tamamlayan, yıl sonu yemeklerine ve çocukların gösterilerine yetişmeye çalışan ve sürekli yoğunluktan yakınan anne baba dolu olur ortalık.
Oysa çocukların derdi, heyecanı başkadır bu dönemde  en azından Hristiyan dünyasında. Hepsi olmasa da bir kısmı kendilerini yıl boyunca gözleyip durduğuna inandıkları yaşlıca beyaz sakallı adama iyi görünüp gözlerine kestirdikleri hediyelere ulaşabilmenin düşlerini kurarlar.  İnanan çocukların gözlerinde beyaz sakallı yaşlı adam Noel Baba ve yardımcıları Elf’ler bütün yıl oyuncak yaparlar.  Aynı çocuklar  bir yandan özenle Noel Baba'ya istek listelerini yazıp postalarken bir yandan da onun tüm dünyadaki  çocukların hediyelerini nasıl yetiştireceğini ve dağıtacağını düşünür; yardımcıları Elf’lerin ona nasıl yardım ettiklerine kafa yorar; ne şekilde bacasız evlere gireceği konusunda kaygılanır: hatta eve geldiklerinde acıkmış olabilir diye yiyecek bir şeyler bile hazırlarlar. Çocuklar böylesine bir düş dünyasında bütün yıl boyunca beklediği o büyülü anlara yaklaşırken ebeveynler ise çekilmez bir gerçeklik yaşıyor olurlar. 
Ben de hep söylenir dururum yılın bu döneminde. Hem insafsız bir koşuşturma hem de  gereksiz bir harcama içeriyor çünkü. Dünyanın dört bir yanında açlık varken, çocuklar ölürken öyle şaşaalı eğlenceler ve israflar hoşuma gitmiyor. Yine de bizim çocuklar doyasıya yaşıyor bu dönemin büyüsünü. İşin ne dini boyutu ilgilendiriyor bizi ne de abartı harcamalar kısmı. Biz Noel’in gerçeklerden hayli uzak olan hayal  etme, kurgulama kısmı ile ilgileniyoruz daha çok. Anneler babalar gerçeklerle boğuşsun dursunlar ama çocuklar varsın hayal kursun. Gerçekler zaten fazlasıyla gerçek ve kaçış yok, oysa hayal kurmak öyle mi? Olmayanı düşlemek ve onun gerçek olabileceğini hayal etmek, ve tabii ki çabalamak, hem yaratıcı düşünceyi besler hem de geleceğe dönük olarak kamçılayıcı bir etki yapar.
Biz her sene evimizin Noel Baba ve Annesi olarak çocuklarımızın ihtiyaç listesini gözden geçirip alışverişimizi yaparız. Aldıklarımızın çocukların listesiyle aynı olmaması durumunda  Noel Baba adına “istediğinizi bulamadım başka bir şey getirdim” diye mektup yazarız, onlar da genelde sorun etmez ve  gelen hediyelerle mutlu olurlar. Bu dönemde koşuşturma kaçınılmaz  ama harcama kısmı kontrol altına alınabilirse o bir rahatlama getiriyor insana. Buna bir de çocukların heyecanı ve mutluluğu eklenince, iyi ki çabalayıp duruyorum diye düşünüyorum ben her sene.  
Bizim eve Noel baba önceki gece geldi mesela. Noel’de burada olamayacağımız için ondan rica etmiştik, o da bizim çocukların hediyelerini biz gitmeden getirdi. Pazar sabahı hediyeler açıldı, Noel Baba’dan gelen mektuplar okundu, önümüzdeki yıl için hedefler konuldu, keyifli bir kahvaltı edilip ailece bir yeni yıl filmi izlendi. Hızla akıp zamanı dondurup birbirimize zaman ayırdık dün ve tekrar aile ve sevdiklerimizle beraber olmanın önemini hissettik hep birlikte.
Bizim evde çocuklar masal kahramanlarına, diş perilerine, Paskalya tavşanına, Noel Baba’ya, onun yardımcıları Elf’lere inanırlar. İnanmak istedikleri sürece de bu böyle devam edecek çünkü hayal etmek onların gelişimlerinin bir parçası ve bu şekilde sorgulayarak gelişimlerini tamamlayacaklar. Ayrıca çocukken hayal kuramayanın büyüyünce gerçekleştirmek istediği bir hayali de olamaz bence. Çocukların gerçeklileri şimdi ve şu an ile sınırlıdır oysa fikir ve düşünceleri sınırsızdır; çünkü işlenmemiştir, önyargısızdır. Bu nedenledir ki her şeyi yapabileceklerine inanırlar ve hayal etmek bu inancın başlangıcıdır.
Peter Pan’ler, Harikalar Diyarı’ndaki Alice’ler, Harry Potter’lar gerçeklerin dünyasından çıkmaz, hayallerden çıkar. Ünlü bilim insanı Einstein “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir, çünkü bilgi sınırlıyken hayal gücü tüm dünyayı kapsar”  derken; ressam Pablo Picasso “Hayal ettiğiniz her şey gerçektir” demiş; ünlü felsefeci düşünür David Hume ise “Hiçbir şey, insanın hayal gücü kadar hür değildir”  diyerek hayal gücünün sınırsızlığını vurgulamıştır. Bilim, sanat ve insanlık tarihine isimlerini kazımış bu insanlar sizce hayalperest mi yoksa gerçekçi miydi? Hangisi önce gelmişti?
Yazımı başka bir hayalperest Oscar Wilde’dan bir alıntı ile bitirmek istiyorum:
“Evet: ben bir hayalperestim. Bir hayalperest yolunu yalnız ay ışığında bulabildiğinden, cezası, şafağı dünyanın geri kalanından daha önce görmesidir...”
Yeni Yılda hayalleriniz tükenmesin, onların ışığında umut dolu gerçeklere doğru yol alın dilerim ki...
Sevgilerimle…

12 Ekim 2018 Cuma

Bir Çocuk, Bir Anahtar ve Yoga




Çocuklar insanı şaşkına çeviriyor. Özellikle sabah okul koşuşturması içinde hiç olmayan şeyler olabiliyor. Dün yine öyle bir sabahtı. Kaç zamandır yogaya gitmek istiyorum. Uzun bir tatilden dönüş,  çocukların okula başlaması, uyum çabaları, ihtiyaçları, evin yeniden düzenlenmesi derken dün niyet ettim yogaya gideceğim. 

Bir haftadır okula gitme şevkini yitiren Lara gece uykudan önce ve sabahları çok zorluyor beni. Okula gitmeyeceğim de gitmeyeceğim.  İşte gözünü açmasıyla aynı sızlanma ile başlayan bir sabah, beynim sislenmiş aralıksız ikna turlarından, okula vardık. Arabayı park ettim, arabadaki çöpleri aldım elime çöp kutusuna atayım diye. Attım da ama çöpü değil neyi biliyor musunuz? Arabanın anahtarını!!!  Ve öyle bir çöp kutusu ki kenarlarda boşluk var ama kapak kilitli. Haftanın bir günü gelip belediye çalışanları çöpü boşaltıyor. O da hangi gün bilmiyorum. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Üstümde sadece telefon var; cüzdanım, ev anahtarım, her şey arabada. Lara’yı  yine ağlar bir şekilde okula bıraktım. Öğretmen  durumu öğrenince bana bir çift plastik eldiven verdi. Sordum soruşturdum çöpü belediyeye haber vermeden açmak mümkün görünmüyordu. Tekrar çöpün yanına gittim belediyeyi aramadan bir kez daha yoklayayım dedim. Aklıma bir fikir geldi. Teknoloji imdadıma yetişti. Önce telefonumla uzanıp çöpün içinin resmini çektim (yukarıda), anahtarın görünüp görünmediğine baktım yerini tespit edeyim diye. İşe yaradı. Çok şanslıydım hala yüzeydeydi. Sonra da eldivenleri elime geçirip kolumu daldırdım çöpün içine şöyle bir uzandım ve yakaladım anahtarı. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. 

Yoga saati geçmişti ama kimin umurunda? Ben anahtarı kurtardım ya ne yapayım yogayı?! Eve geldim bir çay yaptım. Gömüldüm laptop’ıma ve bir de baktım ki Dünya Kız Çocukları günüymüş, oturdum bir paylaşım yaptım. Neye niyet neye kısmet. 

Niyetlerimiz ne olursa olsun, günün sonunda gerçekleştirdiklerimiz güzel olsun. Tatlı sürprizlerle dolu bir hafta sonu dilerim.

11 Ekim 2018 Perşembe

11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü


Bugün Dünya Kız Çocukları Günü. Biz de analım, farkındalık yaratalım. Bir kere daha hatırlayalım ve o doğrultuda davranalım. Toplumun çekirdeği aile kurumunun bel kemiği olan kadınların bir zamanlar küçük birer kız çocuğu olduklarını unutmayalım. Bir toplum kız çocuklarına ne kadar iyi sahip çıkarsa gelecek nesillerini o kadar sağlıklı ve güçlü kılar.
Birleşmiş Milletler verilerine göre bugünün dünyasında 1.1 milyar kız çocuğu statüko ile mücadele ediyor. Dünyanın dört bir yanında eğitime ve iş gücüne katılmalarına engelleyen zorluklarla ragmen cinsiyet tanımını yeniden yapmaya çalışıyorlar. Cinsiyet ayrımcılığının küresel olarak büyüdüğü alanlarda -internet gibi- bilgiye, iletişim teknolojisine ve kaynaklarına daha zor ulaşabiliyorlar. Genç nüfusun dörtte biri, pek çoğu kız, ya işsiz ya da eğitim almıyor. Sadece bu sene 18 yaşın altında 12 milyon kız evli ve gelişmekte olan ülkelerde 15-19 yaş aralığında 21 milyon kız hamile.

Buna rağmen pes etmeyerek, ısrarla, küresel sorunları çözmek için teknoloji geliştiriyor, çevre için mücadele ediyor, şiddete karşı seslerini yükseltiyor ve siyasete katılıyorlar.

Ne yazık ki cinsiyet önyargısı çok erken yaşlarda başlıyor. Birleşmiş Milletler verisine göre kız çocukları 6 yaşına geldiklerinde erkeklerin kendilerinden daha akıllı olduğuna inanmış oluyor ve zeka içeren aktivitelerin erkeklere daha uygun olduklarını düşünüyorlar. Bu konuda ebeveynlere çok iş düşüyor. Bu cinsiyetçi bakış açısını kıralım. Kız çocuklarımıza erkek çocuklarımızla eşit şartlar tanıyalım. Hem kız hem de erkek çocuklarımızı bilinçlendirelim. Çocukluktan başlayan bir şekilde ayrımcılığa son vererek hem ailemizin hem de toplumumuzun geleceğini kurtaralım.

Kız çocuklarımızın günü kutlu olsun.

Kaynak
http://www.unwomen.org/en/news/in-focus/girl-child

Resim
https://www.india.com/buzz/international-day-of-the-girl-child-2017-5-things-you-should-know-about-the-day-of-the-girl-2526967/



9 Ekim 2018 Salı

Sonbahar, Robin, Yaşlılık

                                           

Sonbahar hep ayrı duygular uyandırır bende. Bunaltıcı sıcak yaz günlerinden güneşi dolu dolu hissetmenin keyif verdiği günlere, sonra da azar azar soğuyarak insanı gelmekte olan kışa hazırlayan mevsim, gerçek sonbahar. O yok işte Londra'da. Eylül başında açılan okulların koşturmasıyla sabah 6-7 dereceyle güne başlayıp öğleden sonra 20 dereceyi bulmak veya sabah evde kaloriferi yakıp öğleden sonra montu evde bırakmak türü var burada. Karışık biraz yani. Hem zaten duygular da karışık. Öğle bir anda kışa adapte olmak kolay değil. Daha yeni yaprakları temizleyip yaza hazırlamıştık bahçeyi, şimdi yine dökülmeye başlayan kuru yapraklarla nasıl başa çıkacağız gibi eften püften meseleler de var. Esas sorun gelen kış veya içinde bulunduğumuz sonbahar değil oysa ki, geride bırakılan yaz,  biliyorum...

Nedeni ise geride kalan yazın farklı olmasıydı sanırım. Bu yaz bol güneş, bol deniz oldu ama bir sürü kayıplar yaşandı çevremizde. Yaşları 70 civarında bir iki sevdiğim arkadaşımın babacığı vefat etti. Yazlık ortamında annem ile babamın çevresindeki aynı yaş grubunun sağlık sorunları ve bizimkilerin kendi sağlık boğuşmaları içinde iki çocuğun günlük heyecanlarını yakalamaya çalışmak bayağı yordu ve düşündürdü beni.

Yaşlanmak garip bir yolculuk gerçekten: bir taraftan yılların yaşamışlığı ve deneyimi bir taraftan özüne dönmenin kaçınılmazlığı. Annelik deneyimimde ne yaparsan yap çocuğun mizacını aşamadığın gerçeğini kabullenmiş biri olarak yaşlılık yolculuğunda da bu mizacın önemli ölçüde nasıl bir yaşlı olacağınıza ilişkin ipucu vereceğini düşünüyorum. O nedenle kendimizi bilerek mutlu olmaya yönelik olarak mizacımızı törpülemeli, hobi ve alışkanlıklarımızı o doğrultuda yoğunlaştırmalıyız bence.

Ben böyle bir yaşlı tanıyorum. Londra'daki sevgili komşumuz Robin. Maalesef bu yazın kayıplarından biri de oydu, o da göçtü gitti bu dünyadan, biz tatildeyken. Geldiğimizden bu yana evinden eşya çıkıyor. Eşya dediysem 5000 kadar kitap ve 1800’lerden kalma müzik notaları ve dünyanın dört bir yanından topladığı müzik aletleri çoğu. Geçen gün kapının önüne koymuşlar isteyen alsın diye, içim burkuldu.  Dalya daldı içine, dolu dolu gözlerle "hiçbirini bırakmak istemiyorum, onlar Robin'in" dedi. Sözünü ettiğim tarihi nota setinden almış bir set, Beethoven'ın Sonat'larını. "Tamam" dedim "onu alabilirsin, bir de kitap". Anı olsun Robin'den...

Neredeyse 8 yıldır komşumuzdu. İlk 2-3 yıl sağlığı iyiydi son yıllarda ise demans hastalığı bayağı kötülemişti. İki oğlu var, biri Amerika'da yaşıyor bir diğeri de Londra'da. Evde düzenli bakıcı desteğiyle geçirdi son aylarını. Huzurevi'ni düşünmediler Robin için çünkü piyanosu ve müziğinden ayırmak istemiyorlardı onu.  Biz en çok Amerika'daki oğlunu gördük o evde, Robin'in hayatına ilişkin tüm düzenlemeleri o yapıyordu sanki. Son günlerde ise Londra'daki oğlunu görüyoruz.  Hiç ziyaret edilmediği kadar çok ziyaret edildi Robin bu ara oğlu tarafından. Oysa keşke daha sık gelseydi hayattayken, bir çay içseydi babasıyla, güzel müziğini dinleseydi. Bana ne değil mi ama düşünmekten alamıyorum kendimi. Şimdi eşyaları boşaltıyor, bahçeyi temizletiyor, evi boyatıyor. Ya satılacak ya da kiraya verilecek gibi, görücüye çıkacak yani. Ne acı! 

Evet bir kuş uçtu gitti bu diyardan; adı Robin'di. O güzel bir yaşlıydı, her yaşlı öyle olmuyor çünkü. Kitapları, piyanosu, aryaları ve arkadaşları ile bizlere ilham veren bir yaşamı oldu. Onu yaşlılığında tanıdık ama nasıl bir gençliği olduğunu konuşuyoruz hep eşimle.Son zamanlarında oğlunun ismini hatırlayamıyordu belki ama hep piyano çaldı, unutmadığı tek şey müziğiydi.Hala çınlıyor kulağımda piyanosunun sesi. Her neredeysen cıvıltın eksilmesin Robin.
Sonbahar daha bir başka bu sene...Robin, sen ve müziğin neredesiniz?



Not:

1-Robin ilgili bu yazım da ilginizi çekebilir.

2-Bir takipçimin benimle paylaştığı demans hastalarında müziğin gücünü gösteren bu video'yu da görmenizi öneririm.

28 Eylül 2018 Cuma

Okulda İlk Öğlen Yemeği


10 günlük 3 saatlik okul alıştırmasından sonra bu hafta başında tam gün okula başladı küçük kızım. İngiltere’de çocuklar 5. doğum günlerinde  okula başlamış oluyorlar; sistem böyle. 

Düzenli yuvaya gitmiş bir çocuk için okula gitmek çok büyük bir değişim gibi görünmese de yeni bir düzen yeni başlangıç zorlayıcı olabiliyor bazıları için. Okuldaki ilk tam gününden sonra Lara'yı almaya gittiğimde ben de merak içindeydim bu yeni düzende ilk gününün nasıl geçtiğine ilişkin. Keyifle sınıftan çıkan Lara ile konuşmamız okulda yediği ilk öğlen yemeği üzerine odaklandı. “Bir büyük abi geldi, onunla yedim yemeği” dedi. Yol boyunca o abiyle konuştuklarını anlattı. “Hımm kim acaba bu abi?” dedim içimden. Ertesi gün sordum öğretmenine “buddy”si imiş. Üç sınıf ilerideki yaş grubundan abi ve ablalar gelip bu minikleri öğlen yemeğine götürüp yan yana oturup yemek yiyorlar sonra da birlikte oynuyorlarmış. İlk kızımın okulunda böyle bir uygulama yoktu diye hatırlıyorum ama Lara pek bir mutlu bu durumdan. 

Öğlen yemekleri sıkıntı unsuru olmaktan çıkmış gibi görünüyor bu çözüm ile. Herkesin aynı anda kazandığı bir sistem.  Büyükler okuldaki tecrübelerini miniklerle paylaşırken abilik ablalık yapma becerilerini geliştiriyorlar; küçükler ise kendilerine yaşça daha yakın abi ve ablaları birebir izleyerek yeni düzene daha kolay uyum sağlıyorlar. Bu da hem okul için büyük bir kolaylık hem de aileler için iç huzuru sağlayan süper bir kazanım. 

Durum bu olunca Lara da biz de okuldan ve yemeklerinden memnunuz. Umarım diğer ufak adımlar da böyle kolay ve keyifli aşılır bu ilk okul yılımızda. 

18 Eylül 2018 Salı

Okullu Günlere Dönüş




Uzun bir yaz tatilinden sonra tekrar okullu günlere döndük. 10 gün önce büyük kızımız ortaokula başladı küçüğümüz ise ilkokula. Bu sefer iki heyecan birden yaşıyoruz. 

Tatil sonrası eve ve okula dönmek ve düzeni oturmak tek başına zor iken bir  de yeni okula uyum çarpı iki gibi bir durum var bizde. Arada yedi yıl gibi bir yaş farkı olunca yeni bir yere uyum sıkıntıları da farklı oluyor iki çocukta. Biri tüm ilkokul arkadaşların geride bırakıp hiç arkadaşı olmadığı bir ortaokula başlıyor, bir diğeri ise yuva ve ilk arkadaşlarından ayrılarak uzaktan izlediği ablası gibi "okul"lu oluyor artık. Birinde genç kız olmaya, bir diğerinde okul çocuğu olmaya adım. Her ikisi de kendi içinde çok büyük, hayat yolunda ise küçük adımlar.

İki çocuklu hayata dair edindiğim en önemli deneyim, aynı anne babadan olmuş olsalar da, her çocuğun biricik olduğu. Her birinin  kendi karakteri ile getirdiği onları eşsiz kılan özellikler var. Bir ev ortamında çocukları birbirinden ayrı tutmak ve ihtiyaç ve beklentilerine göre onlarla ayrı ayrı ilgilenmek günlük yaşam koşuşturmasında pek mümkün değil. Ebeveyn olmanın zorluğu da işte burada ortaya çıkıyor. Her bir çocuğun değişen ihtiyaçlarına destek olabilmek ve aynı anda yükselen seslere farklı şekilde cevap verebilmek ve onları yönetebilmek gerçekten bir meziyet. 

Bizim evde son 10 gündür yükselen sesler arttı. Yemek masasında okul maceralarını anlatmak isteyen 7 yaş farklı iki çocuğun birbirlerini susturmak için bağırışlarını duymanızı isterim. Ergenliğe doğru yola çıkmış olan ben odaklı bir 11 yaş ve hızla büyümeye çalışan ancak daha sadece 4 yaşında olan taze okullu arasındaki anneye ses duyurma çabasına tanık olmak oldukça yorucu. İşi sıraya bindirip teker teker konuşmalarını sağlamak ve sıralarını sabırla bekleyip birbirlerini dinlemelerini başarmak ise bir ödül hak ediyor bence. 

Hepimizin yeni eğitim öğretim yılı hayırlı olsun. Dilerim çocuklarımızın öğrenme heyecanı hiç bitmesin ve biz de onları dinleme, anlama ve hızlarına yetişme konusunda her geçen gün daha da güçlenelim. 🍀 Sevgilerimle...





Not: Okullu günler için bu yazım da ilginizi çekebilir. http://sadeceanneyim.blogspot.com/2013/09/yine-bir-eylul-gunu-yine-okulun-ilk-gunu.html