24 Mart 2014 Pazartesi

Kardeşler Arasındaki İdeal Yaş Aralığı Nedir?


İlk çocuğumu 7 yıl önce dünyaya getirdim. Hiçbir zaman tek çocuklu olmayı düşünmemiştim. Ama ilk çocukta yaşadığımız sıkıntılar ve hayatımızda olan değişikliklerin getirdiği zorluklar ikinci bir çocuğu neredeyse imkansız kıldı. Kızımın 4 yaşına gelmesiyle birlikte göreceli olarak rahatlayan yaşamımız arada bu düşüncemizde gelgitler yaşattıysa da tekrar çocuk öncesi günlere -biraz da olsa- dönebilmiş olmak, yeniden çocuk sahibi olma konusunda ayağımızı geri geri götürüyordu. Kardeş isteyen kızımız bile bırakmıştı artık bu isteğini, köpekte karar kılmıştı!  Ancak bu durum, yani onun tek çocuk fikrine alışması ve böyle daha mutlu olduğunu ifade etmeye başlaması bende bir uyarı etkisi yarattı.

2013 yazı itibariyle aldı beni bir düşünce. Yaşım ilerliyordu, kızımın yaşı da öyle. Biz bu konuda netleşmedikçe iki kardeş arasındaki yaş farkı her geçen gün daha da artıyordu. Artık çok geçti bunu düşünmek için ama üst üste çocuk sahibi olmuş olsam daha mı iyi olurdu? Ama yok, bizim durumda öyle bir ihtimal düşünülemezdi. Kesin ben ruh sağlığımı yitirirdim. Hem o zaman çocuğa ne faydam olurdu ki? Şimdi olursa da yaş farkı fazla olurdu. “Çok mu sorun olur?” derken bir baktık ki ikinci bebek geliyor. “Bizle kalır mı gider mi?“ derken hamileliğin sonlarına doğru ilerliyorum şimdi. Hala var kafamda bir sürü soru ama iki çocuk arasındaki ideal yaş konusunda okuduklarım beni bir parça rahatlattı.

Bunları sizinle de paylaşmak isterim:

Çocuklar Arasında İdeal Yaş Aralığı Var mı?

Bu konuda kesin birşey söylemek zor. New England Journal of Medicine tarafından yayınlanan bir çalışma bir doğumdan sonra tekrar gebelik için annelerin 18-23 ay beklemesini öneriyor. Amerika’daki kardeşler arasındaki ortalama yaş farkına bakılırsa – ki bu 2.5 yaş- ortalama ebeveynin bu tavsiyeyi dikkate aldığı görünüyor. Fakat şunu bilmek gerek ki, söz konusu çalışma erken doğum, düşük kilolu bebek doğumu riskini azaltmak ve dünyaya sağlıklı bir bebek getirmek için ideal  bekleme süresini veriyor yoksa kardeşler için ideal yaş aralığı açısından bir değerlendirme değil.

Benim gördüğüm kadarıyla çocuklar arasında az  ve çok yaş farkı olması durumunda farklı artılar ve eksiler yaşanıyor. Bunlara bir  göz atarsak:

Çocuklar Arasındaki Yaş Farkının Az Olmasının Artıları

Çocuklar beraber büyür, birlikte oynar, hayat boyu birbirlerinin arkadaşı olurlar. Yaşları çok yakın olduğu için, oyuncakları, kıyafetleri paylaşırlar, okulları ve aktiviteleri aynıdır, çoğu zaman arkadaşları da öyle.  Bu durum anne baba için daha kolaydır.

İki çocuğu aynı aynı anda büyütmenin aileyi birleştirici bir etkisi vardır. “İki küçük çocuğu büyütürken yaşanan zorluklar babaları daha çok işin içine çeker” der Sybil Hart, Preventing Sibling Rivalry’nın (Kardeş Rekabetini Engellemek) yazarı. “İşler o kadar fazladır ki en yabancı ve isteksiz baba bile işin içine girmek zorunda kalır”.

Yaş aralığı 2’den küçük ise büyük çocuğunun yerinin alınması, kendi alanı veya sahiplenme gibi duyguları tam olarak anlamadığı için gelen bebeğe tepki duyma ihtimali daha azdır. Henüz kesintisiz bir anne baba ilgisine maruz kalmadğı için anne-baba tarafından daha çok tercih edilme gibi bir beklentisi de yoktur. Bu gibi artılar ergenliğe kadar devam eder.

Çocuklar arasında az yaş farkı olması ebeveynlerin kariyer ve çocuk bakımı kararlarına da yardımcı olur. Çoğu zaman iki çocuk için ayrı ayrı yuva parası ödemek yerine, ikisi için bir bakıcı tutmak daha hesaplı olur.

Ebeveynler aynı anda iki çocuğun bebeklik sıkıntlarını geride bırakırlar.

Çocuklar Arasındaki Yaş Farkının Az Olmasının Eksileri

Ebeveynler için ilk yıllar çılgın bir tempoda geçer. Uykusuz geceler, bebek bezleri, emzirme, püreli yemekler ve çamaşır feci yorucudur.

Aynı anda benzer ihtiyaçları olan çocuklara yetişmeye çalışmak çok zordur. İlk bebeğin uyku düzeni daha oturmamışken yeni bir bebek dünyaya gelir.Yeni doğmuş bebeğin zorluklarının yanı sıra, 2 yaş çocuğunun tantrumları ile baş etmek zorunda kalınır.  Biri tuvalet eğitimi alırken bir diğeri için gece gündüz emzirme ve uykusuz kalma durumları anne için tüketicidir.

Üst üste çocuk sahibi olunca ebeveynlerin çocuklara ayrı ayrı zaman ayırma imkanı olmaz. Sürekli her ikisine de yetişmeye çalışırlar.

Dışarı çıkarken her iki çocuk için de hazırlık yapmak gerekir. Birisi için bebek bezi alırken diğeri için tuvalet eğitimi için gerekli olan ekstra kıyafetler hazırlanmalıdır.

Yine iki yaş aralığı çocuğun bağlanma ihtiyacının en fazla olduğu dönemdir. Çalışmalar bu dönemde hiçbir çocuğun anne-çocuk arasındaki bağı yaratmak için yeterli oranda anne ilgisini alamadığını göstermektedir. (Kauai Longitudinal Study).

5 yaş gibi çocuk kendine yeten bir hale gelir ve bu diğer çocuğa daha fazla zaman ayırmak zorunda olan annenin yaşamını kolaylaştırır. Büyük çocuk okuldayken bebekle geçirilecek bir sürü zaman vardır.

Yaşca yakın olmak rekabeti artırır. Küçük çocuk okulda akademik olarak hep büyüğün gölgesinde kaldığını hisseder.

Yaşları yakın iki çocuğu aynı anda büyütürken ekstra masraflar çıkar: ikinci bir karyola, ikinci bir araba koltuğu, ikili bir bebek arabası gibi.

İki yaş farklı çocuklarda kardeş kıskançlığı  yoğun yaşanır.  2 yaş civarı çocuklar çok kendilerine dönüktürler ve çevrelerini kontrol edememeleri kıskançlığa yol açar.

Eğer kardeşler arasında 2 yaş gibi bir fark varsa, çocuklar kendileri ve aileleri hakkında daha fazla olumsuz düşünme eğilimdedirler . Çocuklar bu yaş döneminde ailelerini paylaşmaya hazır olmadıklarından yeni kardeşe karşı bir kızgınlık beslerler ve bu da onların kendilerine saygısını azaltır. Eğer yaş aralığı 1’den az veya 4’den çok olursa bu olumsuzluk yok olur.

İki çocuğu aynı anda okul ve aktivite masrafları aileyi zorlayabilir.

İki yaş civarındaki bir çocuk hamilelik sıkıntılarınızı anlamaz; sürekli koşmak, tırmanmak ister ve bu durum sürekli gözetim gerektirir.

Çocuklar Arasındaki Yaş Farkının Fazla Olmasının Artıları

4 yaştan fazla yaş aralığı büyük çocuğun kendine saygısı için oldukça iyidir. Annenin babanın ilgisini senelerdir aldığı için daha güvenli ve bağımsızdır.

Büyük çocuk anne baba ile bağ kurmak için yeterince zaman geçirdiği için artık yol gösterici rolünü oynamaya hazırdır. Bebeği rakip olarak görmez, daha çok sevmek ve eğlenmek için var olduğunu düşünür.  Bebekle anneyi paylaşan değil, anneyle bebeği paylaşan kişidir.

Çocuklarda fiziksel saldırı 2-4 yaş arasında daha yoğun olur ve sonra azalır .O nedenle yaş farkı 4’den fazla ise büyük kardeş yeni gelene nazik olur.

Büyük çocuk sabır, paylaşım, şefkat ve işbirliği konularında yetenek geliştirir.

Annede ve babada yıllardır ebeveyn olmanın güveni vardır. Daha rahat olunur bu sefer ve küçük şeyler o kadar dert edilmez.

Aileler çocuklarından daha fazla keyif alırlar çünkü her birine yeterince zaman ayırabildikleri için sürekli baskı altında değillerdir.

Çiftler daha sağlam ve kalıcı ilişki kurarlar.

Ebeveynlik süresi uzar, çocuksuz yuva günleri biraz daha ertelenmiş olur.

Çocuklar Arasındaki Yaş Farkının Fazla Olmasının Eksileri

Küçük büyüğe rahat vermez, odasını dağıtır.

Büyük abla veya abi olmaktan bıkar.

Bambaşka ilgi alanları ve aktiviteleri olan çocukların ihtiyaçlarını karşılamak ebeveynler için zor olur. Bir tanesi legodan kale yaparken diğeri onu yemeğe çalışabilir. Aynı arkadaşı ve hobiyi paylaşmazlar.

Bazı annelere kendine yeten bir çocuktan sonra tekrar bebeğe bakmak zor gelir.

Arada 4 yıldan fazla yaş farkı olduğu durumlarda: 

Bebek bakımı tavsiyeleri sürekli değişim halinde olduğundan (Ek gıdaya başlama, aşı takvimi gibi bilgiler 2-3 yılda bir değişir) bu konuda tekrar tüm bilgileri yenilemek gerekir.

Enerjik, yürümeye yeni başlamış, bir çocuğun enerjisine yetişmeye çalışmak ve uykusuzlukla mücadele  kolay değildir.

Birisi sosyalleşip partilere, konserlere giderken küçük olan diğer çocuğu da beraberinde taşımak ebeveynlere zor gelir.

Dışarıda geçirilen zamanlarda her çocuğun ihtiyacı farklıdır. Aynı anda her ikisini de tatmin etmek mümkün değildir. Çiftler çocukları memnun etmek adına tam ters yönlere çekilmiş olarak bulur kendini.

Kardeşler hep farklı okullara giderler. Bu aileler için lojistik zorluk yaratabilir.

Aradaki yaş farkı çok olursa (10 yıldan fazla), her iki çocuk da tek çocuk gibi büyüdüğünden aralarındaki paylaşım az olur. Çocuklar arasında kardeşlik duyguları gelişmez. Büyük adeta bebek bakıcısı görevi görür.

Yukarıda sayılan artılar ve eksiler araştırmalar ve tecrübelere dayanarak oluşturulmuştur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki her çocuk farklıdır ve her aile ortamı da öyle. Dolayısıyla artıların da eksilerin de seviyesi çocuktan çocuğa, aileden aileye değişir. Ayrıca çocukların arasındaki yaş farkı ayarlama konusunda tabiat ana her zaman planlarla paralel ilerlemez. O nedenle pek çok başka konuda olduğu gibi ebeveynlikte de esnek olmak ve aileye yeni katılan her çocuğu sevgiyle karşılamak çok önemlidir.



Kaynak:

http://www.babyzone.com/getting-pregnant/family-planning/child-spacing-family-planning_67476
http://www.thealphaparent.com/2012/07/what-no-one-tells-you-about-child.html
http://theattachedfamily.com/?p=1216
http://www.parenting.com/article/ready-for-another-child?page=0,3
http://www.babble.com/toddler/20-reasons-im-glad-my-kids-are-6-years-apart/absolute-adoration/



Not Bu yazı Alternatif Anne’de 24.03.2014 tarihinde yayınlanmıştır. http://alternatifanne.com/kardesler-arasindaki-ideal-yas-araligi-nedir/

17 Mart 2014 Pazartesi

Annenin Bale Sevdası Kızına Geçer mi?



Çocukken zayıf ve narin bir kızdım. Kendi dünyasında, ara ara hülyalara dalan, kendiyle zaman geçirmeyi seven kişiliğim ve ince fiziğim, müzik ve dansın birleştiği baleyle kesişmişti bir şekilde ve ben baleyi çok sever olmuştum.  Müzik eşliğindeki o sessiz, zarif dünya öyle hoşuma giderdi ki, iki ağabeyimden fırsat bulup da evde yalnız kalabildiğim anlarda kendimi –kendimce- bale yapar bulurdum. Kapanan sahne perdelerinin tekrar açılmasıyla sopa gibi bacaklarıyla hızlı hızlı sahneye koşarak seyircinin verdiği çiçekleri alan bir balerin görüntüsünü hayal ederdim çoğu zaman. Ailem de fakındaydı benim bu ilgimin ama o dönem yaşadığımız şehirde bale okulu olmadığı için maalesef bu istegi eyleme dönüştürememiştik. Üniversite yıllarında müzik ilgim şarkı söylemeye kaydı: soprano oldum. Fiziki esnekliğim de yogaya yönlendirdi beni. Sonra da bale izlemekten keyif alan bir izleyiciye dönüştüm.

Kızım dünyaya gelip de biraz büyüyüp kendi doğası ortaya çıkınca, benden çok farklı olduğunu anlamam zor olmadı. Benden çok daha hareketli, enerjik ve aktif bir doğası var onun. Artık 7 yaşında olmasına rağmen hala bir saniye bile yerinde duramayan bir halde sürekli oradan oraya hopluyor. Yürümeye başladığı andan itibaren hep koşan, 2.5 yaşında gündüz uykularını ve bebek arabasını bırakanan bir hareketlilik, siz düşünün artık...

Durum bu olunca biz de onu bu enerjisini yönlendirebileceğimiz bir iki aktiviteye başlatmak istedik küçük yaşta. Çocukken çok ilgimi çeken ve benim doğama hayli uygun olan bale bunlardan biri olamazdı; çünkü yavaş seyri sürekli hoplamak zıplamak isteyen kızımın doğasına çok tersti. O nedenle bu konuda herhangi bir yönlendirme yapmadım ona. Ancak yuvada bale dersleri olunca Dalya da diğer arkadaşları ile birlikte bale yapmak istedi. Böylelikle Dalya’nın bale serüveni başladı. 3 yaşında yuvada başlayan bale 3.5 yaşından sonra bale okulunda devam etti. Dönem dönem sıkıldı, dönem dönem sevdi ama bir şekilde devam etti.

Dün de Royal Academy of Dance’da (Kraliyet Dans Akademisi) ilk bale sınavına girdi. Royal Academy of Dance (RAD) dünyadaki en etkili dans organizasyonlarından biri. RAD sınavları dünya çapındaki klasik bale standartlarını belirlemenin yanı sıra dans eğitimi ve dansta “Sürekli Mesleki Gelişim”de dünya lideri. 1920’de dans eğitiminde standartları belirlemek için kurulan RAD, şu an 36 ofis ve 14,000 üye ile 79 ülkede faaliyet gösteriyor ve 250.000’i aşkın öğrenci onun ders programı üzerinden sınava tabi tutuluyor.


Durum bu olunca ve isminde “Kraliyet” sözcüğü yer alınca insan haliyle gözünde büyütüyor bu kurumu. Ama pek tabii ki çocukların gözünde bu daha çok fiziki anlamda oluyor. Nitekim heyecanla sınava gittiğimiz RAD binasını görünce Dalya “aaa bu kadar küçük müymüş” diye sordu bana. “Koskoca” RAD’ın minicik giyinme odasında tıkış tepiş giyinirken, gözler acıdan ağlamaklı bir şekilde sıkıca yapılan bale topuzları, pembe kurdeleler ve kostümler ile yine bir anda havaya girmişlerdi kızlar. Degas’nın tablolarındaki balerin görüntüleri her köşedeydi adeta. Yaşadıkları şeyin özelliğinin farkında olmayan minik güzellikler bir çırpıda girip çıktılar sınavdan. Heyecandan eser yoktu; varsa yoksa hoplamak, zıplamaktı. Biz anne ve babalar da koşuşturmadan yorgun ama bu güzel deneyimden memnun onları izlemekle meşguldük.

Bale sevmeden yapılacak bir şey değil. Çünkü yaş küçükken oyunla başlıyor ama ilerledikçe disiplin seviyesi artıyor. Doğru teknikle dans etmenin yanı sıra sürekli pratik yapmak ve zerafet tonunu da katmak gerekiyor. O nedenle Dalya ileride baleye devam eder mi? Bilmiyorum. Çok da önemli değil. Benim için şu ana kadar baleden aldığı müzik ve dans ahenki, duruş tekniği bile yeterli; ömrü boyunca onu taşıyacağına eminim. Gerçekten sevdiği bir hobiyi devam ettirmesini isterim ama baleyi gerçekten seviyor mu? Emin değilim. Geçenlerde çok severek yaptığı cimnastikle baleyi mukayese etmesini istedim ondan. O da “anne ben cimnastikte koşup hoplamayı seviyorum, ama balede böyle yavaş yavaş dans etmek gerekiyor ya işte onu sevmiyorum” dedi. 

Kendisini bu kadar tanıyıp bilmesi çok hoşuma gitti. Ben de farkındayım bunların. Annesinin bale sevdasının ona geçtiğini düşünmüyorum; ama pembe kurdeleli, topuzlu, süslü kostümler dünyasından kendi isteğiyle ne zaman ayrılmak isterse o zaman bunu yapsın istiyorum. İlgisi ve yeteneği doğrultusunda her türlü seçimini desteklemeye hazırım; ancak buna kendisi karar vermeli... Sevgilerimle...

12 Mart 2014 Çarşamba

“Her ölüm erken ölümdür” ama bazıları çok erken...


"Her ölüm erken ölümdür" der Cemal Süreyya Üstü Kalsın” adlı şiirinde. Doğrudur; isterse 100 küsür yaşında olsun ölen kişi sevenleri daha çok yaşasın ister, üzülür. Ama bazı ölümler gerçekten çok erkendir ... 


Aylardır yaşam mücadelesi veren ve dün hayata veda eden Berkin Elvan hepimizin yüreğini dağladı. Öylesine masum bir yaşta kaybetti ki yaşamını ve de ölüme doğru öylesine masum bir nedenle çıkmıştı ki evinden, söylenecek bir kelime dahi kalmıyor. Tarih boyunca gerek Anadolu’da gerekse başka coğrafyalarda milyarlarca kere olan, saçma sapan bir nedenden patlayan, bir savaş (evet bir savaş...) rüzgarının esintisi değmişti tenine işte. Dondu yaşamı 269 gün boyunca. Dayanamadı artık mücadeleye minik bedeni, uçmak istedi özgürce ve dün gitti Berkin Elvan... Hepimizin boğazında bir düğüm bırakarak...

1940’da Hollanda’nın Almanya tarafından işgal edilmesi sonrasında, Nazi konsantrasyon kampında hayatını kaybeden, öldüğü zaman 16 yaşında olan Anne Frank “Anne Frank’in Hatıra Defteri” adlı günlüğünde şöyle der: “öldükten sonra bile yaşamaya devam etmek isterim”. Berkin’in böyle bir isteği var mıydı bilmem ama o da yaşamaya devam edecek kesin. O da bu anlamsız savaşta daha önce yaşamlarını yitiren ve birer sembol haline gelenlerin en genci olarak hep yaşayacak, fiziki olarak olmasa da.


Hepimiz üzgünüz, kolumuz kanadımız kırık bugün ama şu bir gerçek ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Ailesinin acısı hiçbir şekilde dinmeyecek, Berkin’in yeri hiç dolmayacak, söylenecek tek bir kelime dahi yok... Ama acıyı hafifletmenin yolları var: geri adım atmam ilkesini bırakmak, bir özürü Berkin’in ailesinden esirgememek, insanların yasını doyasıya yaşamasına izin vermek, yeni komalar, ölümler olmasına ortam yaratmamak, Berkin'in katilini bulmak ve adalete  (hangi adalet diye sorduğunuzu duyar gibiyim) teslim etmek. Çok mu zor? Anlaşılan birileri için hala çok zor...

Tüm bunlar olurken bizler de yerimizden twitter, facebook ve TV kanalları aracılığyla olanları izlemekten daha fazlasını yapıyor olmalıyız. Daha çok düşünmeliyiz. Başka ateşler yanmasın, başka acılar yaşanmasın diye ne yapılmalı? Bunları düşünme zamanı değil mi sizce? İnsanların yaşama hakkına, çocuk haklarına, kadın haklarına kısaca tüm insan haklarına saygılı bir yönetimi hak etmiyor muyuz? Hepimiz bu konuda aynı düşünceyi paylaşıyoruz eminim. Ancak sadece istemek yeterli değil, çünkü bu işler kendiliğinden olmuyor. İnsan olan, insana insan olduğu için değer veren bir anlayışla vatandaşlık haklarının farkında olan insanların oluşturduğu toplumun bilinçli adımları ile hayal ettiğimiz yönetime kavuşabilmek mümkün. Sürekli arkasından yürüyeceğimiz bir lider arayarak veya geçmişteki liderlerin hayallerine tutunarak değil. Son dönemde olanlar çok çirkin ve bu çirkinliğe her gün bir diğeri ekleniyor. İşin garibi bu çirkinlikler hep vardı ama bu kadar gözler önünde değildi. Bu sefer herşey iyice ayyuka çıktı sadece. Ben herşeye rağmen yine de bu son çirkinliklerin ülkemizi çok uzun süredir devam eden bir uykudan uyandırdığını düşünüyorum. Bu uyanışın bilinciyle yeni bir Türkiye yaratmak hiç de ütopik değil bence. Önce bir kendimize çeki düzen verelim birey olarak, değişelim, kimliklerden, sınırlardan ayıralım düşüncelerimizi, sonra bir araya gelelim ve adım atalım.


Dün Berkin gitti, yarın belki başkası gidecek, daha önce de bu coğrafyada nice evlatlar kaybedildi. Bu son olsun artık. Berkin’in acısı son olsun. Bırakın yası tutulsun, bırakın insanlar yürüsün. Ama aklı selim bir şekilde olsun herşey. Gün düşünme, karar alma ve harekete geçme günü, yeni bir can daha kaybetme günü değil. 





Güle güle Berkin, güle güle küçüğüm... Ölüm haberini aldığımdan beri aklımın bir köşesinde Ezginin Günlüğü”'nün “Küçüğüm” şarkısı çalıyor. Gelin hep beraber dinleyelim Berkin'in anısına:






"Bugün güneş doğmayacak
Bugün sen çok öleceksin
Biraz düşlerine eğil
Orada bir şey bulacaksın
Bugün unut mavileri
Çiçeğe su verme unut
...
Ah aman aman küçüğüm
Bu yol sana gidiyor ”


3 Mart 2014 Pazartesi

Geniş Aileden Uzak Çocuk Büyütmek


Geçen hafta kızımın dönem arası bir haftalık tatilinden sonra okulun tekrar açıldığı, bizim harala gürele bir Türkiye gezisi dönüşü yaptığımız, adaptasyon ve yeniden düzen kurmayla geçirdiğimiz bir haftaydı. Bugün yeniden üç kişilik dünyamıza uyum sağladığımız yepyeni bir haftaya girdik.

Yılbaşında planlanan ama gerçekleşemeyen bu tatili çok istemiştik. Çok kısa olacağını ve hiçbir şeye yetemeyeceğimizi biliyorduk ama ailemize katılacak yeni üyenin Mayıs ortalarında gelecek olması bir haftalık bile olsa en ideal zamanın Şubat ortası olduğunu söylüyordu.

Heyecanla bavul hazırlandı, minik hediyeler alındı ve sevgililer günü yola koyulduk. Çocuğum olduktan sonra ailemle ve sevdiklerimle kendi geçirdiğim zamandansa onlarla kızımın geçirdiği zaman çok daha önemli olmaya başladı. Geniş aileden uzak çocuk büyütmenin de bu düşüncede etkisi büyük sanıyorum. Çünkü hep bir özlem var bende. Bir araya geldiğimizde sevginin çok fazlası ve uzak olunca mahrumiyet ve özlem. İşin iyi tarafı Dalya da bu aile sevgisine layıkıyla karşılık verdi hep. Bu da beni mutlu etti. Ancak bu sefer yolculuk öncesi ve yolculuk süresince Türkiye’deki ailemizi hiç özlemediğini söylemesi beni biraz endişelendirdi. Ya heyecanını bastırmaya çalışıyordu ya da artık gerçekten özlemiyordu eskisi kadar -ki bu da gayet doğaldı.

Rahat bir uçak yolculuğundan sonra havaalanında anneannesine ve dedesine kavuşan Dalya’yı görünce kafamdaki korkular şöyle bir tarafa itildi. Çünkü onları çok özlemişti. Ayrıca son dönemde neredeyse tüm konuşmalarımızda benimle İngilizce konuşan kızım büyük bir çabayla çok güzel bir Türkçeyle adeta şakıyordu. “Anneanne sen kaç yaşındasın?”, “dede, sen çok ciddi görünüyorsun yaa” gibi sorularla başlayan diyaloglar sevgililer günü ve yağmurdan dolayı havaalanından eve 3.5 saatte vardığımız araba yolculuğu boyunca oyunlar, şakalar ve tekerlemeler eşliğinde devam etti. Rahatlamıştım; çünkü Dalya hemen uyum saglamıstı...

Bir hafta boyunca anneanne, dede, babaanne, kuzen, dayılar, teyze,enişte, büyükanne ve arkadaşlarımız sarmalında sevgi budalası olan Dalya gerçekten çok mutluydu. Onun bu kadar mutlu olmasına bir yandan çok seviniyor bir yandan da üzülüyordum çünkü Londra’da yaşayarak onu bu sevgiden mahrum bıraktığımızı düşünüyordum.

Geniş aile içinde çocuk büyütmenin pek çok artısı olduğu kesin. En büyük artı sanırım hem zorlukların hem de güzelliklerin hep beraber paylaşılması. Ancak uzakta olunca insan bu paylaşımların sadece olumlu yanlarını görüyor. Oysa biliyorum ki bu durumun zorlukları da var.

Beraber geçirdiğimiz süre az olduğu için olumsuz yanlar benim pek gözüme batmıyor doğrusu ama eve döndükten sonra huyu değişen kızımla uzunca bir süre yeniden düzeni oturtmak için boğuştuktan sonra yakın olmanın da hiç kolay olmadığını düşünüyorum. Zorlukların çoğu çocuk yetiştirmede kuşak farklarından kaynaklanıyor bence. Söz gelimi ayıplamalar (bizim hiç söylemeyeceğimiz türden “aaa sen abla oldun öyle yapılır mı hiç?“ gibi); ödüller (çocuğun her istediğini almak, onu hediye bombardımanına tutmak, alınan tüm hediyeleri aynı anda vermek); fazla korumacılık (anne ya da baba bir konuda çocuğa ders vermeye çalışırken ve bunun sonucunda o ağlarken “ağlatmayın bakıyım benim torunumu” vs demek); çocuk zarar görmesin, canı acımasın diye farkında olmadan cesaret kırıcı, engelleyici konuşmalar yapmak (“oraya çıkma düşersin, onu yapma elini kesersin” gibi ); anne ya da babanın çocuk bakım şeklini beğenmemek (“çocuğu zayıflatmışsınız, hasta etmişsiniz” gibi “ben daha iyi bakarım” söylemleri).

Evet bu gibi durumlar beraber olunan anlarda gerginliğe neden olabiliyor. Biz genelde bu gibi konuşmaları, yakalayabildiğimiz ölçüde, aile büyüklerine kaş göz hareketleri yaparak, bire bir konuşma veya uyarılarla kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Onlar da anlayışla karşılıyor ama kaçırdıklarımız da oluyor elbette. Ama çok da dert etmiyoruz çünkü biz geniş aileyi seviyoruz ve sonuçta çok kültürlü bir çocuk yetiştiriyoruz. Kızımız da dokunmasız, sarılmasız, ifadesiz bir İngiliz kültüründe büyürken nasıl o kültürü anlamaya çalışıyorsa, genlerinin ait olduğu anaç ama müdaheleci, evhamlı ama sevgi dolu Türk kültürünü de anlaması gerekiyor, bizim de bu çok kültürlülüğü beslememiz. Nice bol kahkahalı, tartışmalı, sevgi dolu, bir o kadar da çekişmeli geniş aileli günlere... Sevgilerimle...


23 Şubat 2014 Pazar

İnsanın Oğlu Veya Kızı Olmaz; Çocuğu Olur...


Bir bebek beklerken kimimiz için bebeğin cinsiyetinin ne olacağı çok önemlidir, kimimiz için ise o kadar değil.  İster merakla bekleyelim ister çok önemsemeyelim, bebek dünyaya geldiği zaman bir cinsiyeti vardır: ya kızımız olmuştur ya da oğlumuz... 
Çocuklarımızın çoğu önceleri doğum anında, son yılllarda da ana rahmindeyken ultrasound ile öğrenilen cinsiyetleri doğrultusunda yüzyıllardır süregelen kalıplar çerçevesinde yetiştirilirler. Bu doğrultuda davranılır onlara, kıyafetler ve oyuncakları bu yönde alınır. Ancak çocuklarını basmakalıp normlar dışında büyütmek isteyen aileler de vardır. Çocuklarına herhangi bir yönlendirme yapmayan, kıyafetlerinde nötr renkler seçen, oyuncak seçimlerini çocuklarının tercihleri doğrultusunda yapan bu ailelerin sayısı da gün geçtikçe artmaktadır.
Durum bu olsa da maalesef toplumdaki her iki cinsiyete de verilen rol ve beklenti normlarını aşmak hiç de kolay değil.  Öyle ki toplumsal cinsiyet normları konusunda daha açık görüşlü olan ailelerin bile kabullenmekte zorlanacağı durumlar olabiliyor yaşamda. Çocuğunun kendi cinsinden hoşlandığını öğrenmek (eşcinsel) veya kızının aslında bir kız bedeninde hapsolmuş bir erkek (transseksüel) veya oğlunun aslında erkek bedeninde bir kız olduğunu (transseksüel) öğrenmek ve dahası bunları kabullenmek hiçbir ebeveyn için kolay olmasa gerek. Cinsellik, toplum içinde sıradan durumlarda bile konuşulması zor, sınırları olması gereken bir konu iken, böylesi hassas bir konuda, kendi çocuğundaki bu tür farklılıkları konuşmak ve kabullenmek daha da zordur.
Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatrı Bölüm Başkanı (2013’de bu görevinden ayrıldı) ve Psikososyal Travma Programı’nın (PSTP) kurucusu Prof. Dr. Şahika Yüksel çocuğun cinsel kimliğinin 3 yaşına kadar oluştuğunu belirtse de çoğu zaman aile ve birey tarafından bastırılan bu durum ergenlik döneminde veya çok sonraları açığa çıkabiliyor ( http://listag.wordpress.com/videolar/ ). Bu cinsel kimliği kabullenme süreci hem çocuk hem de aileler için bir sürü reddediş, isyan ve sıkıntılı günleri getiriyor beraberinde. 
İşte bu reddediş, isyan ve sonrasında kabulleniş hikayelerini anlatan bir filmden bahsedeceğim size bu yazımda: Benim Çocuğum”. Can Candan’ın uzun metrajlı belgesel filmi, çocukları eşcinsel, biseksüel veya trans bireyler olan Türkiyeli bir grup anne ve babanın hikayelerini içten bir şekilde anlatıyor.
Birçok Avrupa ülkesinde gösterilen Benim Çocuğum”, pek çok uluslararası ödüle de layık görülmenin yanı sıra TBMM ve Avrupa Parlamentosu’nda da gösterildi. Türkiye’de ise üniversitelerin özel gösterimleri ve film festivalleri çerçevesinde gösterilmeye devam ediyor. (Gösterimler için bknz. Listag Film’in facebook sayfası https://www.facebook.com/listagfilm/events ve  “Benim Çocuğum” internet sitesi  http://www.benimcocugumbelgeseli.com/gosterimler.aspx#.UvIz3mJ_vNt).
Ebeveynlerin çocuklarına yapabilecekleri en büyük iyiliğin onların benliklerini bulma konusunda yol göstermeleri ve destek olmaları olduğuna inanıyorum. Benlikten kasıt bireyin özellikleri,yetenekleri,değer yargıları,amaç ve ideallerine ilişkin kanılar olduğu gibi (http://www.sosyalhizmetuzmani.org/benlikveiletisim.htm) toplumdaki pek çok kimliğinin yanısıra cinsel kimliği de içermektedir. Bu nedenle söz konusu belgesel beni oldukça düşündürdü ve duygulandırdı. 
Heteroseksüel bir toplumda, daha en başta kendi ailelerinde oldukları gibi” kabul edilmeyen ve kendilerini içe kapayan çocukların, okul gibi pek çok sosyal ortamda arkadaşları ve kimi zaman öğretmenlerinin “alaycı” tavırlarıyla yaşadıkları sıkıntılar ve -herşeye rağmen- ergenlik döneminde engel olamadıkları dışa vurumları ve ailelerinin önce reddediş ve sonra kabulleniş süreci gerçekten izlenmeye değer. 
Filmden bende kalan birkaç ebeveyn çığlığı şöyle:
 “Çocuklarımız önce aileleri içinde dışlanıyorlar, toplum onları nasıl kabullensin?” 
“Kimseyle paylaşamadık, utandık, saklandık”
 “İki seçenek çıkmıştı karşıma ya elalemi seçecektim ya da çocuğumu. Ben de çocuğumu seçtim.”
 “Biz aktivist değiliz anneyiz”.
“Yaşam, eğitim, okuma hakkı elinden alınmasın, herkes gibi  normal yaşamlarına devam etsinler diye uğraşıyorum”.
“Yaşadıklarımdan anladım ki, insanların oğlu veya kızı olmuyor, doğduğu andan itibaren insanın çocuğu oluyor. Kızımdı oğlum oldu, isterse oğlumdu kızım olsun: o benim çocuğum.”
Ailelerin birer birer anlattıkları filmin başında bir tokat gibi yüzümüze vursa da, sonrasında sıkıntılarını aşıp çocuklarını oldukları gibi kabullenmeleri adeta bir şenlik havasında dile getiriliyor. Çünkü artık toplumun kemikleşmiş normlarının önemi yok onlar için. Tek istekleri çocuklarının ötekileştirilmediği, aksine kucaklandığı, bir toplum için değişim ve dönüşüme aracılık etmek. İşte tam bu nedenden dolayı bir şenlik edasıyla  anlatılıyor filmin ikinci yarısı. Annelerin babaların bir araya gelmeleri, dertleşmeleri, yalnız olmadıklarını anlamaları, birbirlerini bilgilendirmeleri ve destek olmaları, LİSTAG bünyesinde örgütlenmeleri, aktivist olmaları ve TBMM ziyaretleri her biri ayrı bir uyanış ve ebeveynlik hikayesi. Annelik, babalık ve insanlık adına alınacak çok ders, öğrenilecek çok şey var...
Cinsel kimlik çocuğun benliğini oluşturan kimliklerden sadece biri. Çocuklarımızı tüm kimlikleriyle oldukları gibi kabullenmek ve sevebilmek bence en büyük amacı olmalı ebeveynliğin. Diliyorum bunu başarabilen ebeveynler tarafından yetiştirilen çocukların oluşturduğu mutlu, sağlıklı bir topluma ulaşabiliriz bir gün. Aynı filmin sonunda ifade edildiği gibi  “Tüm çocukların özgürce ve eşit haklara sahip bireyler olarak yaşayabildikleri bir dünya hayaliyle...”...

Kaynaklar



Not: Bu yazı Alternatif Anne’de 23.02.2014  tarihinde yayınlanmıştır. 

17 Şubat 2014 Pazartesi

Virüsler, bakteriler, antibiyotikler...



2008 yılında Londra'ya yerleştiğimizde 14 aylık kızımız o tarihe kadar bir iki hafif ateş dışında bir rahatsızlık yaşamamıştı. İnsan kaç yaşında ebeveyn olursa olsun çocuğuyla yepyeni bir öğrenme yolculuğuna çıkıyor. Biz de kızımızla birlikte yeni bir ülkede daha önce karşılaşmadığımız yeni virüs ve bakterilere karşı verdiğimiz mücadelede sağlık adına bir dizi önemli tecrübe edindik ve bilgilendik.

İngiltere'ye yerleşince ailece ne burun akıntımız, ne bademcik rahatsızlığımız ne de öksürüğümüz bitmedi. Bu durum kızımızın yuvaya gitmeye başlamasıyla yüksek ateşli uzun süreli hastalıklara dönüştü. Uzun süreler daha çok bademcikten kaynaklanan şiddetli ateşle mücadele eden kızımdan sonra benim ve benden sonra da eşimin rahatsızlanması neredeyse tatsız bir rutin haline gelmişti.

Bu süreçte oturduğumuz mahallede kayıtlı olduğumuz aile hekimi ile sürekli bağlantı halindeydik. Ancak hiçbir şekilde derdimize derman bulamıyorduk. Biz Türkiye'de o kadar alışmıştık ki, her burun akıntısı, ateş ve boğaz ağrısı durumlarında doktora gidip eve ilaçla dönmeye; İngiltere'deki doktor ziyaretlerimiz sonrasında eve elimiz boş dönünce, ateşten kıvranan, aksırık, öksürükten uyuyamayan, tıkanık burnuyla nefes alamayan çocuğumuzun nasıl olup da bir türlü rahatlatılamadığına söylenir durur olduk. Doktorların bu durumda bize tek tavsiyesi bol sıvı alımı ve dinlenme oluyordu. Yüksek ateşli çocuğumuzu gecenin bir yarısında acile götürdüğümüzde ise yaptıkları benim evde yaptığımdan farksız bir şekilde ateş düşürücü vermek ve farklı olarak ise, üstünü soyup vantilatör karşısında tutmaktı. Zamanla kazandığımız güvenle çocuğumuzu gece yarısında bir sürü başka mikrobun bulunduğu hastahane ortamına götürmek yerine iki ayrı ateş düşürücüyü dönüşümlü uygulayıp, onu soyarak, ev ortamında ateşle mücadele etmeyi öğrendik. Buz gibi kış günlerinde ateşten zangır zangır titreyen kızımı bir atlet ve kilotla tutmak hem ona işkence etmek oluyor hem de benim yüreğimi parçalıyordu ama işe yarıyordu işte. Nihai olarak öğrendik ki, o an çocuğun acı çekmesi ve çırpınması çok üzücü görünebilir ama vücudun ateşe karşı gösterdiği mücadele uzun vadede onun bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Öğrendiğimiz başka şeyler de vardı: 
  • Virüs ve bakteri aynı şey değil.
  • Virüslerin neden olduğu pek çok viral hastalık, nezle, grip, boğaz enfeksiyonu, ateş antibiyotik ile tedavi olmuyor. Bu durumda ateş düşürücü ağrı kesici ilaçlar, rahatlatıcı burun spreyleri, gargaralar sıkıntıyı azaltmaya yönelik kullanılabiliyor ve bunlar için doktor reçetesine gerek yok.
  • Viral enfeksiyonlardaki ateş en fazla 72 saat sürüyor. İngiltere'deki sağlık düzeninde bu sürenin sonunda hala ateş devam ediyorsa mutlaka doktora görünmek gerekiyor. Bu durumda doktor kontrolünde antibiyotik kullanılmaya başlanabiliyor.
  • Antibiyotik sadece bakterilerin neden olduğu bakteriyel enfeksiyonlarda etkili.
  • Antibiyotik ateş düşürmüyor. Sadece uygun ve doz ve şekillerde kullanılması durumunda hastalığın kaynağı olan enfeksiyonu ortadan kaldırdığı için ateş düşüyor.
  • Antibiyotik, grip ve soğuk algınlığını atlatılmasına yardımcı olmuyor; ağrıyı dindirmeyip, burun akıntısını, öksürüğü hafifletmediği gibi grip ve soğuk algınlığının başkalarına geçmesine de engel olmuyor.

Ayrıca İngiltere'de öyle canı isteyen antibiyotik alamıyor, kullanamıyor. Bireylerin sağlığı toplumun sağlığı ve geleceğini oluşturduğundan, tüm sağlık elemanları ve sıradan bireyler bu bilinçle yetişiyor. İleriki yıllarda ortaya çıkabilecek bir bakteriyel salgının antibiyotikle önüne geçebilmek ve toplumun sağlığını garantilemek için topluma sürekli bu bilinç pompalanıyor.

Öğrendiklerimizden sonra geçmişte kullandığımız ilaçları şöyle bir gözden geçirdik ve farkettik ki, biz Türkiye'de neredeyse her yıl en az bir kere antibiyotik kullanıyormuşuz. İngiltere'de ise antibiyotik hayatımızda hiç yok diyebiliriz. Nezle, grip olmuyor muyuz? Pek tabii ki oluyoruz ama mecbur kalmadıkça ilaca yönelmiyoruz daha çok doğal yöntemlerle iyileşmeye çalışıyoruz.

İlaç kullanımına karşı bu denli duyarlı bir toplumda yaşamaya başlayınca gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanımının ne denli tehlikeli sonuçları olabileceğini de öğrendik. Bu bilgileri sizinle de paylaşmak isterim: 


Antibiyotik Direnci Nedir?

Antibiyotiklerin virüsler üzerine etkisi olmadığını, antibiyotiklerin sadece bakteriyel enfeksiyonları tedavi edebildiğini belirtmiştim. Ancak bakteriler, çevrelerinde meydana gelen değişikliklere hızlı uyum sağlayabilen canlılar ve antibiyotik direnci de bunun bir örneği. Bu nedenle belirli bir antibiyotiğe karşı direnç, söz konusu antibiyotiğin dirençli bakterileri öldüremediğini veya çoğalmalarına engel olamadığını ifade ediyor.

Antibiyotik direncine sahip bakteriler antibiyotik varlığında dirençli olmayan bakterilere göre avantaj sağlıyor. Ve bunun bir sonucu olarak belirli bir süre sonra ortamdaki bakterilerin çoğu o antibiyotiklere karşı direnç sahibi oluyor. Ayrıca, bakteriler bu direnci genetik yapıları farklı bakteri türlerine de aktarabiliyor, bu da antibiyotik direncinin bakteriler arasında yaygınlaşmasını sağlıyor.

Antibiyotik direncinin önüne geçilmemesi durumunda gelecekte enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde antibiyotiklerin tamamen etkisiz hale gelmesi ve basit yara enfeksiyonlarının ölümle sonuçlanması gibi bir tehlike bulunuyor. 

Türkiye'de Antibiyotik Kullanımı

Sağlık Bakanlığı Türkiye Tıbbi Cihaz ve İlaç Kurumu Başkan Yardımcısı Hakkı Gürsöz´ün 18 Kasım 2013 "Antibiyotik Farkındalık Günü" dolayısıyla verdiği bilgilere göre Türkiye'de antibiyotik kullanım sıklığı çok yüksek. Gürsöz "Ülkemizde  bir kişi günde 42 birim antibiyotik tüketirken, bu rakam Hollanda'da 14 birim seviyesinde yani bir Türk vatandaşı günde, Hollandalı bir kişiden 3 kat fazla antibiyotik tüketiyor" derken aynı zamanda Türkiye'nin bu değerle Avrupa'da kişi başına günde kullanılan antibiyotik birimi hesaplamasında 40 ülke arasında birinci sırada yer aldığını belirtiyor. 

Küresel Bir Sağlık Sorunu Olarak Antibiyotik Direnci

Antibiyotik direnci tüm dünyayı ve sadece bu günü değil geleceği de ilgilendiren, çok önemli bir sağlık sorunu. Günümüzde teknolojik ve ekonomik koşullarının yardımıyla uluslararası seyahat sıklığının artmasının bir sonucu olarak, dünyanın herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan antibiyotik direnci sorunu çok kısa süre içinde tüm dünyayı kapsayan bir boyuta ulaşabiliyor. Güncel veriler, Avrupa Birliği çapında dirençli bakteriler tarafından enfekte edilen hasta sayısının arttığını ve antibiyotik direncinin halk sağlığı için birincil tehdit haline geldiğini gösteriyor. Bu nedenle, dünya genelinde antibiyotik direncinin kontrol altına almak amacıyla düzenlenen ulusal çalışmalar oldukça önemli. Ancak tam anlamda başarı sağlamak için tüm ulusal programların aynı seviyeye ulaşmaları gerekiyor, çünkü artık dünyanın herhangi bir bölgesindeki sorun tüm dünyanın sorunu. 

Mücadeleye Nereden Başlamalıyız?

Antibiyotik direnciyle mücadelede ilk adım taşıdığımız sorumluluğun bilincine varmak ve bu bilincin toplumda yaygınlaşmasına aracılık etmektir. Antibiyotik direnciyle mücadelede antibiyotikleri reçeteleyen, satan, kullanan, üreten, pazarlayan ve bu süreçleri denetleyen, düzenleyen sağlık istemi içinde yer alan her insan ve her kurum büyük bir sorumluluk taşıyor. 

Peki biz sıradan insanlar olarak neler yapabiliriz?
  • Gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınabiliriz.
  • Hekim tarafından reçetelenen antibiyotiklerin doğru kullanımına özen gösterebiliriz.
  • Bağışıklık sistemimizi güçlendirmeye çalışarak her ufak hastalıkta ilaca sarılmayabiliriz.

Sadece bu temel gerekliliklerin yerine getirilmesi bile antibiyotik direncinin yayılmasını durdurabilir ve bizler de antibiyotiklerin sağladığı avantajlardan faydalanmaya devam edebiliriz.

Unutmamak gerek kendi sağlığımız için aldığımız bu önlemler uzun vadede içinde bulunduğumuz toplumu ve tüm dünyayı etkileyebilecek çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Denemeye değer bence...

Kaynak:


Not:Yukarıdaki yazı kendi tecrübelerime ve araştırmalarıma dayanarak oluşturulmuştur. Uzmanlık isteyen herhangi bir konuda doktora danışılması önerilir.  


11 Şubat 2014 Salı

Baharı Müjdeleyen “Daffodil”ler



Bol yağışlı ve soğuk bir sonbahar ve kıştan sonra güneş hala kendini göstermemekte ısrar etse de Londra havasında bahar kokusu var. Kızım ve arkadaşları her yağmur damlasını  “Kar mı yağmur mu? Karla karışık yağmur bu...” diye irdeleyerek bu yıl bir türlü yağmayan karı hala bekleyedursun Londra baharın yoluna girdi bile. Sabah 4.5-5 gibi zifiri karanlıkta cıvıldamaya başlayan kuşlar ve tüm marketlerde boy gösteren “daffodil”ler baharın habercisi. İlk "daffodil"imi aldım bile. Bahçede taze soğan görüntüsüyle fışkıran saplar da yakında çiçek verir... 

"Daffodil"ler Britanya kültürüyle özdeş adeta. Kardelene benzeyen ama mevsim olarak kardelene denk gelmeyen, bir tür nergis olan "daffodil" yeşil soğan gibi sapları olan, beyazdan sarıya, sarıdan turuncuya kadar değişen bir renk aralığında, ağaçlık alanlarda tek tek veya kümeler halinde ortaya çıkan, baharı müjdeleyen çiçeklerdir. Ve bu ülkede kış hiç bitmese de, her takvim kışı sonunda bana mutluluk verir. İşte tam da bu nedenden dolayı bu yazımda size bu güzel çiçekler hakkında bilgi vermek istedim.

"Daffodil"ler kendi sade güzelliğinin çekimi dışında, Yunan mitolojisindeki yeri nedeniyle de ilgimi çekmiştir hep. İsmini Yunan mitolojisinde geçen Narcissus’dan aldığına inanılmaktadır. Efsaneye göre Narcissus sudaki kendi görüntüsünü görünce ona aşık olur ve gözlerini kendinden alamaz. Versiyonların bir tanesine göre Narcissus o denli saplantı haline getirmiştir ki bu durumu gözlerini suya diker, eğilir ve sonra da suya düşer ve boğulur. Diğer versiyonda ise yine kendi görüntüsünden gözlerini alamayan Narcissus suyun başından ayrılamadığından susuzluktan ve açlıktan ölür. Her iki versiyonda da Narcissus’un öldüğü yerde daffodil’lerin fışkırdığına inanılmaktadır. Başı öne eğik "daffodil"ler sudaki kendi görüntüsüne aşık olan mitoloji kahramanının kendi görüntüsünü izleyen eğik boynunu temsil etmektedir.

Vatanı Batı Avrupa olan bu bahar çiçekleri için “nedense bahar çiçekleri arasında en muhteşemidir” der ünlü tasarımcı, yorumcu, bitki bahçe, peyzaj ve çevre yazarı  Noel Kingsbury “Daffodil” isimli kitabında.

Mütevazi bir nergis türü olan "daffodil"lerin nasıl olup da bu kadar sevildiği ve dünyanın en popüler bahar çiçeğine dönüştüğü konusunda Kingsbury'nin güzel yorumları var. Kingsbury'e göre, daffodil çokyıllık bahçe bitkisi özelliğini bir kültürel ikonluğa dönüştürerek başardı. Karşıt özellikleri içermesinin de bunda katkısı büyük ona göre, çünkü söz konusu çiçekler kendi türleriyle kümeler halinde yaşayabildikleri gibi tek başlarına da rahatlıkla var olabilirler: "aynı kediler gibi, sadece kısmen evcillerdir".

Yukarıdaki nedenlerin yanı sıra, Kingsbury "daffodil"lerin bu kadar kalıcı ve popüler olmalarını aşağıdaki üç faktöre bağlamaktadır:

1-Biyolojik faktor: "Daffodil"ler neredeyse yanlışlıkla düştükleri veya döküldükleri yerde bile yetişirler. Bahçe atıklarını arabanın bagajından bir atık çukuruna boşaltırken istemeden yere dökülen birkaç tohum bile yıllarca devamı olacak daffodil’leri o noktaya yerleştirmeye yeter. "Daffodil"ler bu anlamda sadece ‘arsız’ olmakla kalmazlar aynı zamanda düzenli olarak kendilerini yığınlar halinde klonlayarak türlerinin devamını sağlarlar.

2: Tarihi faktör: "Daffodil"ler emperyal çiçeklerdir. Büyük Britanya’da yaygınlaşıp Britanya İmparatorluğunun eriştiği her yere ulaşmış ve iklim olarak benzer yerlerde yerleşik olmuşlardır. "Daffodil" dünyaya hakimiyet kuran İngiliz konuşan kültürünün bir parçasıdır.

3: Sosyal ve kültürel faktör: "Daffodil" bir kült bitkidir.  Kült bitkiler meraklıları tarafından toplanır, sınıflandırılır, isimlendirilir ve düzenli olarak seçilerek yeni tohumlar üretilir. Kült bitkiler saplantı şeklinde meraklısı olanlara hitap eder. 

Herşeyin ötesinde “'daffodil"ler hayatta kalandır” der Kingsbury.

Britanya ve Batı Avrupa'da iseniz bu aralar ve bir yerlerde rastlarsanız bir daffodil'e,  henüz güneşi görmediyseniz veya hala çok üşüyorsanız endişe etmeyin, bahar bir yerlerden yanınıza yanaşacaktır. O an için sadece o boynu bükük "daffodil"in güzelliğinin keyfini çıkarın... Şimdi ise ünlü İrlandalı müzik grubu “The Cranberries”in 1994 yılında çıkardığı “Daffodil Lament” şarkısını ve fondaki "daffodil" güzelliğinin…

                   


Kaynaklar:

http://www.timberpress.com/blog/2013/11/why-are-daffodils-special-biology-history-and-cult-status/